Uzun yıllar, uluslararası yayın yapan bir radyo istasyonunda, gece programları hazırlayıp sundum. Programlarımdan birinin adı Dipnot idi ve sohbet ağırlıklıydı. Her gece başka bir konuda gelişiyordu sohbetler.
Perşembe geceleri İTİRAFLAR vardı Dipnot’ta. Jean-Jacques Rousseau’nun aynı isimli kitabından esinlenmiştim bu bölümde ve telefon bağlantısı ile programa katılan dinleyicilerin itiraf etmek istedikleri üzerine konuşuyorduk. Yalnız kalmaktan korkanlar, terk edilenler, evli birisiyle ilişki yaşayanlar, eşlerini aldatanlar, cinsel istismara uğrayanlar, intihara eğilimli olanlar...
Cesaret istiyordu hiç şüphesiz yaşanılanların, duyguların açığa çıkartılması. Cesaret istiyordu kişinin kendine karşı dürüst olup, yaşadıkları ya da yaşayamadıklarıyla, hissettikleriyle, hataları, pişmanlıklarıyla yüzleşebilmesi. Sonrası belki biraz daha kolaydı; tanınmadığın bir yerde, yüzünü göstermeden, adını söylemeden, anlayışla dinlendiğin bir ortamda itiraf etmek gizlediklerini.
Anlatan rahatlıyordu, zorlu ve kesik cümleler birbirini izledikçe. Tonlarca yük idi kimilerinin taşıdıkları. Yükün en ağır kısımlarından sayılırdı, içeriye hapsedip, kimseye tek kelime bile söyleyememek.
Söz konusu duygular olunca, güçlü görünmenin, bir şey belli etmemenin, ne varsa içe atmanın erdem sayıldığı bir toplumda yaşayan insanlar olarak, birilerinin seni dinlediğini, anladığını bilmek müthiş kıymetli idi benim için o dönemlerde. Birini seversin, sevgilin seni terk eder; herkes bir laf eder... Yön vermeye çalışır... Eleştirir... Yargılar... Ne o coşkuyu, ne de o kederi seninle yaşamayanın sana faydası olmaz. İçine atar, susarsın... İşte o hesap.
O günlerde hissettiklerini gerçekten anlayacak, tarafsızca dinleyecek birini bulmak benim için de çok kolay değildi. Bu yüzden çok kıymetliydi İTİRAFLAR’da anlatılanlar. Hala çok anlamlı geliyor o zamanlar paylaşılanlar.
Ancak, geçen bunca zamandan sonra öğrendiğim çok daha kıymetli bir şey var ki, o da insanın yaşadığı hiçbir olumsuzluğu, zorla, mumla arayıp bulduğu bir fırsatta, ince eleyip sık dokuyarak karar verdiği birisine, İTİRAF edecek kadar içinde tutmaması, taşımaması gerektiği.
Çünkü, çok bunaldığım bir dönemde şöyle bir karar aldım kendimce; insanların beni anlamasını bekleyerek ömrümü tüketmeye, yaptığım her yanlıştan ötürü, sırf toplum onaylamıyor diye kendimi harap etmeye, türlü maskeler takıp herkesi ve kendimi kandırarak yaşamımı yalanlar üzerine inşa etmeye hiç niyetim yok. Oturup düşündüm uzun uzun; en nihayetinde bir aziz değil bir insanım, hata yapabilirim, yaptığım hatalardan tecrübeler edinebilir, yoluma her adımda biraz daha büyüyerek, yüreğimi büyüterek devam edebilirim, hata yapmamayı öğrenebilirim. Öğrenebilirim güzelce yaşamayı.
Çünkü, kimsenin hakkı yok beni yargılamaya, herkes kendi yolundan mesul. Onaylanmaya ihtiyacım yok, kimse değil benden daha üstün. Yaşanan her şey geçmişte kaldı, taşımam üzerimde bugün hükmü geçen hiçbir şeyi. Ve bağışlamak hiç zor değil insanları, bağışlayabilmişken ben kendimi... Bu hayat benim, kimsenin değil. O yüzden yok, saklamaya gerek bulduğum hiçbir şeyim.
Bunları idrak edince insan işte, İTİRAF edecek tek bir şey kalıyor geriye... seviyorum yaşamayı, var olmayı seviyorum..!
Belki okumuştur şimdi bu yazdıklarımı o günlerde dinleyicim olmuş birileri. Kıymet verip, paylaştığınız tüm özelleriniz için, dürüstlüğünüz için ve yüreğinizi bana açtığınız için tekrar teşekkürler...