Kendimize hoş bir mekan seçmişiz, yemeklerimizi içkilerimizi ısmarlamışız, sohbetin tadını çıkarıyoruz...
Konuşurken, konuşurken birden aklım fotoğraf makinesindeki bir görüntüye gidiyor...
İlla göstereceğim o fotoğrafı arkadaşıma, ama makine yanımda değil ki, arabada kaldı...
“Dur, nereye gidiyorsun, boşver” demeleri para etmiyor... Sırtıma şalımı aldığım gibi, elimde bir tek arabanın anahtarıyla kendimi sokağa atıyorum...
Ayağımda yüksek ökçeli ayakkabılarım olduğu halde, yağan yağmurun altında arabayı parkettiğim yere doğru koşmaya başlıyorum...
Saati söylemiş miydim? 21.00 – 22.00 civarı falan...
Sokağın sonuna parkettiğim arabaya neredeyse yaklaşmışken, birden iki karaltının da orada olduğunu farkediyorum...
Karanlık sokağın içinde yerlerini seçmeye çalışıyorum, ama net göremiyorum...
Artık koşmuyorum... Adımlarım yavaşladı...
Görüntüler biraz daha netleşiyor... Sırt çantaları olan gençten iki kişi gibiler...
Arabamın yanına geliyorum... Arabamın yanına gelmek demek, onların da yanına gelmek demek...
Hani okuduğumuz gerilim romanlarında ya da izlediğimiz gerilim filmlerinde hep tekrarlanan bir sahne vardır. Kahramanın hiç gitmemesi gereken bir yer vardır, aşikârdır, ama kahraman salakça bir halet-i ruhiye ile, hatta orada neyle karşılaşılacağı bilindiği halde illâ ki oraya gider... Biz de hep hayretler içerisinde kalır, sonra da eh gerilim filmi / romanı elbet, oraya gidecek ki bizi gerecek der, üstüne üstlük biz de gerile gerile izleriz / okuruz...
İşte o an, benim roman / film kahramanlarını anladığım an...
Hiç olmamam gereken bir yerdeyim, biliyorum... Ama oradan da gidemiyorum... Daha da korkuncu onlarla konuşmak için garip bir istek duyuyorum...
Arabamın kelebek camı kırılmış, her taraf cam kırığı içinde kalmış... Yerler, arabanın arka koltuğu hep cam içinde...
Kafamda soru işaretleri, gecenin karanlığında ve yağan yağmurun altında, muhtemelden öte kesin, arabamın camının katilleri ile karşılıklı duruyoruz. Ne onlar bir şey yapıyor, söylüyor, ne de ben...
Kilitlenen ağzımı açabilsem “Neden?” diyeceğim, “Ne geçti elinize?” diyeceğim... Ama bir türlü konuşamıyorum. Tekrar bakışımı arabaya yönelttiğimde saniyeler geçiyor ve tekrar onlara kafamı çevirdiğimde ortadan kaybolduklarını görüyorum...
Donmuş bedenim çözülüyor ve hemen harekete geçiyorum... Arabanın içinde bir şey yoktu, ama bagajda eşyalarım, daha da önemlisi fotoğraf makinem vardı.
Bagajı açtığımda fotoğraf makinemin yerinde durduğunu görüyorum... Belli ki tam zamanında gitmişim oraya... Camı kırmakla kalıp, gerisini getirememişler, arabadaki herşey yerli yerinde...
Öyle garip ki, daha bir hafta önce, arabanın tüm camlarını kırılmaların önüne geçmek için film ile kaplatmışım... Normalde balyozla defalarca vurulmadıkça kırılmaması lazım; dolayısıyla hırsızlara dayanıklı olması lazım...
Aptallaşmış bir halde, bagajdan fotoğraf makinemi alarak, çaresiz arabayı yine yerinde o halde bırakıp, arkadaşımın yanına gidiyorum...
Restaurant sahibiyle konuştuğumuzda bu olayların o sokakta sıklıkla olduğunu öğreniyoruz...
Ertesi gün, arabamın camlarını film kaplattığım firmaya gidiyorum...
Unutmuşlar... Evet unutmuşlar... Bütün arabanın camlarını filmle kaplamışlar, o kelebek cam hariç...
Olay oluyor yaşadığım durum, tüm zararımı karşılıyorlar. Arabanın camını taktırıyorlar... Beni işlem yaptıkları yere alıyorlar ve her türlü nazımı çekiyorlar... En küçük hava kabarcığı olduğunda bütün filmi söküp yenisini takıyorlar...
Bense, anı haneme bir de hırsızlığa teşebbüs hikâyesi ekliyorum...