“Derhal Karpiç’e gittim. Büyük masanın etrafında devrin ileri gelenleri yer almışlardı. Atatürk bana yer gösterdiler, oturdum. Ortalıkta bir fırtınanın arifesindeymişiz gibi heybetli bir sessizlik vardı ve Atatürk’ün yüzünün ifadesi çok sertti.
Bana şöyle hitap ettiler:
- Ali Saip davasının neticesi ne olacak?
Ayağa kalktım:
- Mahkemenin kararına intizar etmenin icabettiğini, arz ettim. Daha henüz sözümü bitirmemiştim ki, Atatürk’ün gök gürültüsünü andıran sesi salonu çınlatıyordu:
- Mahkemenin kararı ne demek, hâkim ne demek, sen ne demeksin? Mahkemeyi de kapatırım, hâkimleri de atarım, seni de atarım!
Masanın etrafındakilerin en az benim kadar heyecanlı olduklarını hissediyordum. Ama biliyordum ki, Atatürk’ün huzurunda ne pahasına olursa olsun içten geldiği gibi doğru konuşulacaktır. Tekrar ayağa kalktım ve dedim ki:
- Atatürk’üm, mahkemeyi de kapatırsınız, hakimleri de atarsınız, beni de atarsınız ama tarihe adınız Mustafa Kemal diye geçmez!
Güneşli birer gök parçası maviliği ile ışıldayan gözleri yağmurla yıkanmış gibi nemlenmişti ve içten gelen bir gülüşle:
- Çocuk! Ben senden bunu bekliyordum, diyordu.” (*)
Baha Arıkan’ın bu anısını, enteresan davaların ve siyasi gelişmelerin yaşandığı günümüzde okumak, nereden nereye geldiğimiz ve gerçek devlet adamlığı kavramının nerelerde yattığı yönünde ki sorularıma cevap gibi geldi.
(*) Kemal Arıburunu’nun “Atatürk’ten Anılar” , Türkiye İşbankası Kültür Yayınları