Yaşıyorsa kulakları çınlasın derler ya, benim ki yaşıyor, geçenlerde gördüm; ilkokul öğretmenim sporu ve müziği o kadar çok, o kadar çok severdi ki, bu derslerin yerine matematik ve din derslerini yapmayı tercih ederdi! Velhasıl biz de sınıfça bülbül gibi şakımayı, sadece “orada bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür” isimli, bestesi ve güftesi meçhul şarkıyı; zorla çıktığımız beden derslerinde ise spor olarak deli danalar gibi koşturmayı tercih ederdik. Ha, bir de takım olarak yapılan “önümüze gelene bin tekme” karşılaşmaları bizi çok eğlendirir ve takım ruhunu bize aşılardı. Baksanıza, o zamanlardan belliymiş sert (!!!) sporları sevdiğim.
Neyse, devam edelim bendenizin spor hayatının filmini seyretmeye...
Ortaokula gelince… Hazırlık sınıfından itibaren karşıma çıkan beden dersleriyle şok olan bünyemi kendine getirmek için çabalarken, annem, sağ olsun, bulduğu muhteşem çözümüyle spor dünyasına beni kazandırmak için inanılmaz bir adım attı. Ne mi yaptı? Bana en güzelinden bir RAPOR aldı. Yani, sağlığımın spor yapmaya elverişli olmadığını belirtip, hastalanmamam için beni garantiye alıverdi. Böylece ortaokulun son sınıfına kadar benim spor hayatım, beden derslerinde soyunma odası nöbetçiliğinden ibaret geçiverdi. Tabi sınıf arkadaşlarının sana hastalıklı gözüyle bakmaları da işin en eğlenceli kısmı, kaymaklı ekmek kadayıfı gibi lezzeti, ha birde hayatımın bonusu oluverdi...
Spor bana o kadar uzaktı ki sekizinci sınıfta ne oldu da raporlu olmadım hatırlamıyorum, beden derslerine girme mecburiyetim olduğu halde bir yolunu bulup kaytardım. Öyle bir kaytardım ki, sözlülerine bile girmeyi unuttum. Eh, öğretmen de yıllardır görmediği bir çocuğu, o sene de derslerinde görmeyince pek garipsememiş ki anlaşılan; dönem sonu notlar idareye verilirken ortaya çıktı bendenizin görünmez spor hayatı. Hemen bana sözlü tarihi verildi. Yıllardır giymediğim okul eşofmanlarım ve spor ayakkabılarım yanımda okula geldim. Nöbetçilik yaptığım soyunma odasında üzerimi değiştirdim ve sözlü olmak için beden öğretmeninin yanına gittim. Çok net hatırlıyorum, sözlüyü de basketboldan olacaktım. Hem de tüm sınıfın beni seyredebileceği ana bahçede... Düşünsenize hissettiğim korkuyu ve paniği. Elim ayağıma dolanır bir şekilde öğretmenin yanındayken, yukarıdan davudi bir ses dedi ki “Bırak o zavallıyı...” Şaka bir yana öğretmen üşendi ve beni sözlü yapacağına ortalama bir not verip dersten geçirmeyi tercih etti. Böylece ortaokuldaki spor hayatım da bitiverdi...
Lisede sporla ilk kez tanıştığım yer oldu. Durmadan voleybol oynayan bir tip oluverdim. Dersleri kırıp ana bahçede voleybol maçları yapmaya başladık. Ne alakaysa dersi kırıp, okulun ana bahçesinde maç yapmak? Düşünün işte içimdeki spor aşkını... Topa vurmaktan morarmış bileklerle, bıkmadan usanmadan yapılan maçlarla geçen bir lise hayatından sonra üniversitede sporun yanından bile geçmedim. Bir ara, kafama taktığım göğüs yapımı düzeltmek için body building de yapsam, onun da sonu gelmedi.
Neyse efendim, başınızı çok fazla ağrıtmayayım; hayatımın ondan sonraki bölümleri de kendimi spor hayatıma hazırlamakla geçti. Yani oturarak... Öyle bir hazırladım ki kendimi, otur otur fil gibi oldum. Kendimi tanıyamaz hale geldim. Rejim yaptım zayıfladım, bıraktım verdiğim kiloları geri aldım. Yani kendimi yalama yaptım... Fakaaaattt, içimden bir sesin bana devamlı “Kalk ulan! Hareket et biraz, spor yap!” diyerek başımın etini yediğinden, ben de kendisini “Amma çok konuşuyorsun, çenen kopsun!” diyerek susturduğumdan ve yıllarca her sene “Evet, artık spor yapmaya başlayacağım” sözlerinden sonra geldik yakın zaman spor hayatıma...
Yaklaşık bir seneyi TV ekranlarında geçirince, birden kendime bakasım geldi. Dombili, daracık gömlekleri ile (normalde dar olmayan ama bana dar gelen) oturduğunda göbeği ile ekranı kaplayan, ayağa kalkıp ceketinin düğmesini ilikledi mi komedi filmlerindeki türkücü moduna geçen bir sunucu olarak ne yapıp edip spor yapmaya karar verdim. Amaaa, eyleme bir türlü geçemedim. Ta ki bir arkadaşımın beni gaza getirmesine kadar... Evet, o arkadaşımla bir spor salonunda fitness çalışmaya başladık. İşte benim anlayacağım spor da ancak bu kadar olurdu. Ne yazık ki toplumumuzda spor denilince ilk akla gelen şey, benim de aklıma gelen fitness oluyor. Velhasıl hala o sporu yapmaya devam ediyorum ve gayet de memnunum. Gelelim asıl spor hayatımın dönüm noktasına...
Bir sabah kişisel gelişim uzmanı Ayça (Tan) Ulusoy ile birlikte sunduğum sabah programına konuk olarak Gülseren ve Luis Erneste Gomez katıldı. Çok eğlenceli bir programın sonucunda ikisiyle de çok iyi arkadaş olduk. Luis bana ragbiden bahsetmeye başladı. Daha önceleri böyle bir sporun varlığından haberdar olmama rağmen, nasıl oynandığına dair hiçbir fikrim yoktu. Bir gün arkadaşım Ebru ile beni antrenmana çağırdı. Ben de “Tabii ki seyretmeye gelirim” dedim. Ebru zaten dünden hazırdı ki şu anda sıkı bir ragbi sever kendisi... Neyse, Luis'in cevabı beni şoka soktu: “Ne seyretmesi? Oynamaya geleceksin!” dedi. Ben de düşünmeden kabul ettim. Zaten düşünseydim şu anda bunları yazıyor olamazdım.
Hafta sonu Luis'in beni ve Ebru'yu davet ettiği antrenmana gittim ve KORKTUM! Hem de nasıl korktum... Ödüm patladı yahu! Sahanın yanına varıca Ebru'ya “Ben sahaya çıkmayacağım” dedim titreyen bir sesle. O sırada Luis yanımıza gelmişti. Ebru kulağıma eğilip benden özür diledikten sonra Luis'e “Luis, Oytun sahaya çıkmayacakmış!” dedi. Luis de “Olmaz öyle şey!” diyerek beni kolumdan tuttuğu gibi sahaya fırlattı. Yani şeklen fırlatmadı ama en azından ben kendimi havalanıp, sahaya bodoslama dalış yaptırılmış gibi hissettim. Sonuç olarak, Ottomans ile ilk orada karşılaştım ve ragbi hayatım başladı. Sonra defalarca vazgeçtim bu oyunu oynamaktan, çünkü korktum. Ama korkunun ecele faydası yokmuş. Tam vazgeçtiğim bir gün spor salonundan arkadaşım ve şu anda takım arkadaşım olan Bahadır beni kendi takımının antrenmanlarına çağırdı. Ben de gittim. Ve şimdi Bakırköy Ragbi Kulübünde lisanslı olarak ragbi oynuyorum…
İşte benim muhteşem spor hayatım ve ragbi hikâyem böyle…
Görüşmek üzere...