Her zamanki gibi normal bir gün, otobüs bekliyorum…
Bulunduğum yerse her zamankinden biraz daha kalabalık…
Daha çok öğrenciler var. Çünkü üniversite tatile girmiş ve bir gece önce de mezuniyet balosu olmuş…
Geceden kalan gençler ellerinde şişeler sokaklarda dolanıyorlar…
Bense yukarıda da söylediğim gibi otobüs bekliyorum…
Başımı aşağıya eğmiş (artık orada ne görmeyi bekliyorsam) düşünceli bir şekilde dururken güneşimin kesildiğini fark ediyorum, bir çift siyah erkek ayakkabısı tam benim ayakkabılarımın önünde duruyor.
Kafamı kaldırıyorum ve bir çift (haliyle) kahverengi gözün bana baktığını görüyorum…
Bir dakika, bir dakika yukarıdaki cümle durumu tam tanımlamıyor, tekrar detay vererek yazıyorum:
Kafamı kaldırıyorum ve bir çift KAYMIŞ kahverengi gözün bana baktığını görüyorum…
Bir süre o “o” vaziyette, ben de durumu anlamaya çalışarak birbirimize bakıyoruz.
Ve arkasından beni dumur edecek sözler önce onun kendi anadilinden çıkıp, sonra havada asılı kalıyor…
- Sizi öpebilir miyim lütfen?
Sen kalk Türkiye’den Allah’ın gâvurunun ülkesine gel. O dönemlerde Türkiye’de (bugüne göre) daha fazla oranda laf atıldığı için, o sınırlardan çıkınca rahata ereceğini zannet… Sonra o gâvurcuklardan biri yanına gelip böyle bir şey desin…
Öte yandan,
Allah için kibar çocuk… Zil zurna sarhoş ama kibar… Yapmak istediği eylemin iznini istiyor… Ha unutmadan, bir de ayakta duramıyor…
- Hayır!
Benim cevabım biraz kaba oldu sanki…
- Neden? Sadece bir kere öpüp gideceğim…
İyi mi, bir kere öpüp gidecek. Özrü kabahatinden büyük ifadesi burası için geçerli olur mu acaba?
- Hayır dedim!
Bizim ülkemizde böyle yapılır… Bir de dünya üzerindeki kızlar olarak biz “hıh” deyip burnumuzu havada diker, kafamızı da öteki tarafa çeviririz…
Tipine dikkat edeceğim tutuyor… Ben yakışıklıdan pek anlamam ama, bu zat-ı muhteremin fiziği anlaşılmayacak gibi de değil, şu Allah’ın boş vaktinde yarattıklarından…
Üstünde, herhalde ilk giydiğinde ütülü olan şık bir takım elbise var…
Nasıl lafa giriyor da söylüyor hatırlamıyorum ama bir süre sonra Oxford’da okuduğunu ve dün gece balolarının olduğunu öğreniyorum… Anlaşılan o ki, sabaha kadar sadece içmiş, belki bir yerlerde sızmış, sonra yine içmiş ve şimdi karşımda…
Bakıyorum paçayı bir türlü kurtaramıyorum, ben de söyleyeceğim şeyle durumdan yırtacağımı düşünerek diyorum ki:
- Kaldırımın çizgisinde hiç dengeni kaybetmeden yürümeyi başarırsan kabul ederim.
Şaşkın,
- Yürürüm
diyor…
“N… yürürsün!” diye düşünüyorum.
Sallana sallana çizginin yanına gidiyor, ben bıyık altından gülüyorum…
Ancak bir ayağını koyabiliyor çizgiye ve nakavt…
Ben kazandım!
Cık, cık! Yine yanıma geliyor veeeee bu sefer şöyle diyor:
- O zamaaaaannnn, para verebilir misiniz lütfen?
- !!!
Orada, o kaldırımın üstünde öylece kalakalıyorum…