Kazağımız eskidiğinde, yenisini alıyoruz. Çayımız buz gibi olduğunda, yenisini dolduruyoruz. Benzinimiz bittiğinde, depomuzu dolduruyoruz. Elimizde vesikalık resmimiz kalmadığında, yenisini çektiriyoruz. Kalemimizin mürekkebi tükendiğinde, yerine yenisini koyuyoruz.
Saçımızı, kullandığımız parfümü, eşyalarımızı, doldurduğumuz defterlerimizi, hatta internet sitelerindeki profilimizi yeniliyoruz. Peki ya kendimizi, zihnimizi, düşünce yapımızı, yüreğimize sıkıştırdıklarımızı, kısacası yaşamımızı yeniliyor muyuz?
Bir dolu hayatla kesişiyor hayatlarımız. Kimiyle devam ediyor, kimiyle ayrılıyor yollarımız. Acemi, apar topar ilişkilerden, uzun soluklu, inişli çıkışlı olanlarına, her biri farklı farklı yüzler, sözler, apayrı değerler, farkında olduğumuz ya da olmadığımız duygu ve düşünceler katıyor dağarcıklarımıza. Bir türlü aklımızdan çıkartamadıklarımız oluyor. Asla hatırlamak istemediklerimiz de.
Sabrı ve öfkeyi erdem saydığımız anılar taşıyoruz günlüklerimizin içinde.
Beklentilerimiz oluyor, bir türlü dolamamış boşlukları hayal ettiklerimizin. Ruhumuzu, tenimizi doyuramamış olmaktan, aç kediler gibi duvarlara sürtünüyoruz yaş dönümlerimizde...Bir ilişkiyi başka bir ilişkiyle sonlandırmaya çabalıyoruz kimi zaman. Hatalarımızı, yaralarımızı başka seferlerde temizleyebileceğimize inanıyoruz; belki çaresizlikten, belki de körü körüne tutunduğumuz bir umuttan sadece.
Sabah yatağımızdan kalktığımızda, daha yeni geride kalmış bir günün izleriyle bile nasıl kendimizi bitkin, yorgun hissedebildiğimizi düşünün... Ve geride ne kadar çok gün, ne kadar çok yaşanmışlık, bu yaşanmışlıklardan kalan ne kadar çok iz barındırdığımızı bir de...
(Devamı gelecek)