Cumartesi akşamı; dersler, çalışmalar ve alışveriş bittiği zaman eşimle beraber yemeğe gittik. Aslında o saate kadar yorulmuştuk ve evde uğraşmak yerine dışarda yemek yemeği seçtik. Daha önceden arkadaşlarımızla beraber gittiğimiz ve beğendiğimiz bir kebapçıyı seçtik. Saat 19. 15 olmuştu. Bahçe kısmına geçtik ve en dip masalardan birine oturduk. Masa dört kişilikti ama üç sandalye vardı. Eşim çantasını boşta kalan koltuğun üzerine koydu. Gavurdağı salatası ve İskender istedik. Bu sırada yanımızdaki masaya da oruçlu olmayan bir çift geldi. Ara sıra güç alırcasına bize bakarak sürdürdüler yemek yemelerini…
Salata oldukça sıradandı, sanki alelacele yapılmış gibiydi. Aslında Gavurdağı salatası değil, cevizli domates salatası desek daha doğru olur. Kebap güzeldi doğrusu. Biz yemeğe devam ederken dört beş kere, elinde bir tepsi dolusu çorba kâsesi taşıyan bir garson bizim masamıza geldi. Çok bozuk bir ifade ile “Yok mu sizin çorbanız…” dedi. Sinirli bir tavrı vardı. Biz çorba içmeyen ikinci sınıf yaratıklar olarak yemek yememize devam ettik. Bize servis yapan garsona haksızlık etmeyeyim, adamcağız işini iyi yaptı.
Tüm personelde “Yeseler de gitseler ifadesi” vardı. Ne de olsa bir oruçlu değildik. Tam yemeğin sonuna gelmiştik. Eşim “Gitmemizi çok isteseler de ben tatlı yiyeceğim” dedi. O sırada lila rengi gömleği olan bir garson sırıtarak ve koşarak bizim masaya kadar geldi. Tam bizi geçip gidecek derken eşimin çantası olan sandalyeyi kaptı ve hızla sürümeye başladı. Üstelik de bizim olduğumuz bahçeden çıkıp yeşilliğin ardında olan diğer bölüme kadar gitti. Bu arada eşimin çantası, içinde tüm özel eşyaları ve ciddi bir miktar para ile oradan oraya savrulup durdu. Sonunda da yere düştü. Neden sonra bizim bağrışmamızı ciddiye alan garson yerde duran çantayı fark etti. Sakın özür dilediğini sanmayın garsonun. Aynı sırıtık ifadeyle (hatta alay edercesine) çantayı yerden aldı ve eşime uzattı. O sırada biz bu tavır karşısında söylenmeye başladık. İkimiz de sözleşmişçesine hızla masadan kalkarak ve kasaya doğru yürüdük. Eşim kasada oturan hanıma olayı anlattı. “Yemeğimizi yarım bırakarak masadan kalktık. Çünkü geldiğimizden beri oruçlu olmamamız bir suçmuşçasına tavır görüyoruz ve kimsenin bunu yapmaya hakkı yok.” dedi. Benim ellerimin titrediğini gören kasa görevlisi telaşlandı ve kolonyalı mendil verdi bana. Lila gömlekli sırıtık garson o sırada yanımıza geldi ve “Ben size bir şey mi dedim?” diye sordu. Ve ben sert bir sesle “Hayır demedin, ayrıca haddin değil bize bir şey söylemek. Hatta özür bile dilemedin.” dedim.
Lila gömlekli garsonun dediğine göre bütün bu olanlar önemli değilmiş, bilerek yapmamış. “Sadece bakmadım, ne var bunda?” demesiyle benim sinir kat sayım daha da arttı. “Senin işin servis yapmak. Her kim olursa olsun müşteri, sen aynı özeni göstermeye mecbursun.” dedim. Bu arada hesabı ödedik. Sırıtık garson artık sırıtmıyordu. Sağ elini göğsüne vurarak “Niyetliyim ben, sizde hiç vicdan yok mu?” diye söylendi. “Bunun vicdanla ilgisi yok. Oruçlu olana da oruçlu olmayana da aynı ilgiyi göstermeye mecbursun sen” dedi eşim. Tüm müşterilerin garip bakışları arasında dışarı çıkmak üzere kapıya doğru yürüdük.
Herkesin inancına saygı duyarım daha doğrusu duyardım. Ama artık görüyorum ki birçok davranış inanç adına yapılmıyor. Birileri oruç tutmayı bile şova dönüştürebiliyor. Duyduğum zaman çok şaşırdığım başka bir konu da oruçlu olmadığı halde iftar yemeğine katılıp oruçluymuş pozu yapanlar oldu. Özellikle iş çevrelerinde iftar yemeğine katılıyorlarsa bunu yapmak gerekiyormuş…
Her neyse… Herkesin inancı kendine. İnançları doğrultusunda yaşayan herkese saygım sonsuz ama diğerleri için söyleyecek sözüm yok…