On beş yıl kadar önceydi. Göğüs Hastanesinde çalışıyordum. Poliklinikteydim o gün. Daha kapıdan girdiğinde depresyonda olduğunu düşüneceğiniz türden bir hastaydı gelen. Orta boylu, zayıf, kırk yaşlarında bir kadın. Sinirliydi, bakışları öfke doluydu. Yorgun, bezgin bir hali vardı. Giriş faslının ardından anlatmaya başladı derdini:
"Kaburgalarım aşağıya doğru uzuyor. Şu alttaki kaburgalar var ya.. Eskiden daha yukardaydı. Bakın şimdi nerdeyse leğen kemiğime yapışacaklar. "
Daha ağzımı açmaya kalmadan ayağa kalktı, her iki elinin işaret ve orta parmağını birleştirerek, iki yanda bel çukuruna koydu ve öfkeyle devam etti konuşmasına:
"Biliyorum psikolojik diyeceksiniz. Kaç doktora gittim, profesörüne kadar! Kimseye anlatamadım derdimi! Burasını duydum sonra. Denemediğim yer kalmadı zaten! Kemikler birbirine yapışacak yakında! Ne kadar azaldı aradaki boşluk baksanıza!"
Muayenesinde anormal bir şey bulamadım. Astenik yapısı ve bu nedenle kemiklerini daha iyi hissediyor olması, bu düşünceye kapılmasını kolaylaşıyordu muhtemelen. Sorunun ilerleyici olduğunu iddia ediyordu ama belli ki ona öyle geliyordu. Filmini istedim, sonucu alınca daha ayrıntılı konuşacağımızı söyledim.
"Zaten beni susturmak için herkes film istiyor, laf olsun diye bakıp bir şey olmadığını söylüyor!" diye söylenerek gitti filmini çektirmeye.
Zor bir hastaydı ve ikna olması için biraz uğraşmam, ayrıntılara girmem gerekecekti. O zamanlar obezlere "Şişko!" demenin çözüm olabileceğine dair bir fikir de atılmamıştı ortaya. Bu nedenle kestirmeden gidip " Ruh hastası! Olur mu hiç öyle şey! Kaburgalar durduk yere neden insin aşağı!" demeyi düşünmedim. Şimdi olsa yine demezdim.
Filmde bir sorun yoktu. Öyle bezgin, öyle ümitsizce bakıyordu ki, bir an ne diyeceğimi bilemedim. Ağır bir yük hissettim üzerimde. Sorunun cevabı bende değil, ondaydı. Bana düşen, bu cevabı gizlendiği yerden çıkarmaktı. Hasta azdı ve zamanımız vardı.
Konuşmaya başladık. Şikayeti 3-4 yıl önce, durup dururken başlamıştı. Bir akciğer hastalığı veya kaza geçirmemişti.
"İyi düşün! Ne oldu da sonra bu başladı ?" diye sordum tekrar.
"Ameliyat olmuştum. Ondan sonra başladı ama bununla ilgisi yok o ameliyatın."
"Ne ameliyatı oldun?"
"Kadın hastalıklarından."
"Neyin vardı da ameliyat ettiler?"
"Sarkma varmış."
"Neredeymiş sarkma, ne yapmışlar? Ameliyatından bahsetti mi sana doktorun?"
"Almadılar bir şeyimi. Kadınlık aletlerimin bağları gevşemiş, sarkmış. Kaldırmışlar."
"Bu ameliyattan hemen sonra mı başladı şikayetin? Sence bununla bir ilgisi olabilir mi?"
"İlgisi yok tabi ama ondan üç beş ay sonra başladı"
Kadının bakışları yumuşamıştı. Öfkesinin yerini heyecan alıyordu yavaş yavaş. Çözüme yaklaşabilmenin gayreti içindeydi. Empati sınırlarını aşarak sadece onu anlamaya değil, kendimi tam anlamıyla onun yerine koymaya çalıştım. Birden bire, nasıl oldu bilmiyorum ama gerçekten onun gibi hissedip, onun sözcükleri üzerinden düşünmeyi başardım ve konuşmaya devam ettim:
"Kaldırmışlar diyorsun. Bu kaldırma işini nasıl yaptılar sence?"
"Bilmem."
"Kaldırdıklarına göre bir yere asmışlardır organlarını, öyle değil mi?"
"Tabi öyle olması lazım"
"Bir daha sarkmasın diye de sıkıca bağlamış olmalılar."
"Evet"
"Nereye bağlamış olabilirler?"
"Bilmiyorum"
"Bir iple toparladılarsa organlarını, ipin diğer ucunu bağlayacak bir yer olması lazım. Karında da uygun bir yer yok. Az yukarıda en alttaki kaburgalar var. Tavan kirişi gibi. Oraya asmış olabilirler mi?"
"Başka nereye asacaklar ki?"
İşin aslını çizerek anlattım. Kaburgaları yükünden kurtulmuştu. O da içini kemirip tüketen bu yükten. Ben ise kısa süreli bir gurur sarhoşluğu yaşıyordum. Ancak mutluluğum uzun sürmedi.
Birçok kişinin atladığı ve benim yakaladığım bu çözüm, atlayıp ta farkına bile varmadığım sorunların ne kadar fazla olabileceğini düşündürdü. Bir günde gördüğümüz hasta sayısına bakınca, hata yapmamamızı, kusursuz olmamızı, üzerimize yüklenen sorumlulukların eksiksiz olarak tamamlanmasını bekleyenler için de üzüldüm sonra. Biz insan, cezalar da bu kadar hafifken onların da hedeflerine ulaşması zor görünüyordu.
* * *
Olayın diğer yönüne bakınca ise sorunun çok daha büyük olduğunu görüyoruz. Temel eğitimini tamamlamış kişilerin çoğu, vücudunu tanımıyor.
Üslü sayıları hayatın içinde kullanamayacakları şekilde öğrenebilmek için adanan sekiz yılda, dershane ve okul arsında helak olan çocuklara yazık değil mi? Üstelik bu kadar emek ve para harcanan yılların sonunda çocuklara en temel kavramları bile öğretememiş oluyoruz. Eğitim sürecinde olmazsa olmazlarımızı yeniden belirleyip, sistemi kökten değiştirecek reformların gerektiği çok açık.
İlköğretimi tamamlayan her çocuğun kendini biyolojik, psikolojik ve sosyal açıdan çok iyi tanıyan, çevreye, diğer canlılara saygı duyan, ana dilini mükemmel şekilde kullanan ve kavramlar arasındaki ilişkileri çözebilen kişiler olduğunu hayal edelim. Sadece bu niteliklere sahip bir insan temeli üzerine, istediğiniz her türden yapıyı, geleceğinizi inşa edebilirsiniz.
Konunun bizimle ilgisine gelince.. Doğayı ve kendini iyi tanıyan kişiler daha sağlıklı bireyler olacağına göre, sağlık konusundaki temel eğitim, aslında koruyucu sağlık hizmetleri arasında yer alır. Hatta ilk sıradadır. Bu konuda politika üretmek ise bizim için hem borç, hem de haktır!