Kendimi nohuta verdim...
Sabah nohut!
Öğlen nohut!
Akşam nohut!
Bu durumuma anlam yüklemek istemiyorum, ama...
Acaba neden nohut?
Sabah saatleri...
Evde nohut haşlanıyor...
Sarı bilyeler tencerenin içindeki suda kıpraşıyorlar.
Anam ölçüyü biraz kaçırmış, evin tüm nohutları bu tencerede toplanmış.
Bizimki “Kızım hepsini pişereyim mi, yoksa bir kısmını kaldırayayım mı, sanki miktar çok oldu” diyor.
Eskişehirliler’in tabiriyle gözlerim kitleniyor kanaryaya (yoksa kanaryalara mı desem).
“Kaldırdıklarını sonra ne yapacaksın ki?” diye soruyorum.
“Eh, nohutlu pilav yaparım, ... yaparım, ... yaparım” Annem anlatıyor.
Benim gözüm sarılarda... “Ben biraz bunlardan alayım” diyorum.
Daha hiç bir şey yememişim.
Çukur bir kaba nohutlarımı dolduruyorum. Büyükçene bir tabağa nohutlu çukur tabağımı yerleştiriyorum. Yanına peynir zeytin koyuyorum. Nohutu katık yapıyorum diğerlerine...
Son lokmayı yutarken artık gün öğlen saatlerini buluyor.
Dışarı çıkıyorum, işlerimi hallediyorum.
Akşam oluyor, eve dönüyorum.
Bizimkiler nohutlu pilav yiyorlar.
“Ebru için nohut zamanı” diyorum.
Domatesle harmanlanmış nohutları tabağıma koyuyorum.
Nohut yiyorum, nohut.
***
Köylerde düğünlerde nohut ikram ediyorlarmış.
Şehirlere taşıyalım bu adeti...
Nohut yiyelim arkadaşlar...
Nohut!