Yaşamın içinde türlü yaşamlar, bir zaman tünelinde başka zamanlar. Bir adaya gitmiştik hep beraber masalımızda. Kıyısı altın kumdan, göğü pırıl pırıl bir maviden, insanları saf sevgiden bir ada. Aynalar vardı ormanında, ağaçların ardında gizlenmiş, herkes için bir ayna. Olanla olmayanı birbirinden ayıran, içine bakanın gerçeğini aradığı bir ayna...
Gerçek... Mutluluğu hep dışarıda, hep başkasında aramak mıydı? Başkalarının doğrularına bir dava gibi sarılıp, kendimizi ve yürek sesimizi hiçe saymak mıydı? Neydi gerçek? Olanın güzelliğini değil, hep olmayanın düş kırıklığını, öfkesini yaşamak mı? Sevgi adı altında başka yaşamları kısıtlamak, kararlara müdahele etmek, bencilce sahiplenmek miydi yoksa? Neydi gerçek? Her gün aynı düşünceyle hiçbir şeyi değiştirmeye çabalamadan, inatla bir şeylerin değişmesini mi beklemek? Olan biten tüm aksilikleri görmezden gelip, bir gülen maskeyle sahte ve mutsuz bir yaşamı idame ettirmek mi? Öncelikleri hırs, rekabet, kıskançlık duygularıyla belirleyip, sahip olunan güzellikleri unutmak mıydı yoksa gerçek? Neydi bu GERÇEK?
Ah aynalar...
Kendine dürüst olabilene, gerçek mutluluğu ve sevgiyi aramaktan vazgeçmeyene, cesaret edebilene altın tepside yepyeni bir hayat sunan aynalar...
Bir aynada görmüşleri onlar bunca yıl gerçekte neyi, neden yaşadıklarını. Ve bu yaşama baktıklarında, gördükleri bir masal değildi artık. Büyük bir aşkla başlamıştı her şey. Aşk gerçekti, birbirlerini bulduklarında içlerinden taşan coşku, yüreklerinde yeşeren cesaret, heyecan gerçekti. Sonra her ne olduysa, sen ve ben almıştı BİZ’in yerini. Sen ve ben’de, içinde hırslar taşıyan, korkular taşıyan, kıskançlıklar taşıyan, kısıtlanmışlıklar taşıyan, öfkeler taşıyan, yargılamalar taşıyan bireyler çıkmıştı ortaya; senin ailen, benim işim, senin doğruların, benim zayıflıklarım ve daha bir çok mutsuzluk nedeni ile birlikte...
Görmemişler, fark etmemişlerdi, çünkü bakmamışlardı kendilerine. Çünkü, bir masalın prens ve prensesiydi onlar, öyle olduklarına inanmışlardı. Ama değillerdi. Kimse görmese de onlar biliyordu artık. Bir masala değil, kendilerini yenilemeye ihtiyaçları vardı aslında. İki yarımdan bir tam elde edilemeyeceğini öğrenmişlerdi. O halde, BİZ’e ne olacağını bir tarafa koyup, kendilerini iyi etmeye karar verdiler önce. Bir başlarına geldilerse bu hayata, başkaları olmadan da hissedebilmelilerdi var olmanın güzelliğini. Mutluluğun vizesi değildi ne sevgili, ne aile, ne para, ne iş, ne de başka şey. Tüm bunlar, zamane tellalarının vaatleriydi. Kanıtı yoktu, örneği yoktu ‘her şeye sahip olanın’ mutluluğunun.
Onlar erdi mi muratlarına, bizler çıktık mı kerevetine bilemem. Bildiğim bir gerçek var, o da şu kısacık yaşamlarımızı nasıl da kıymeti olmayan meselelerin peşinde heba ettiğimiz. Hayatı kendimize zehretmek için o kadar çok bahanemiz var ki; yalnızlığımız, parasızlığımız, iş hayatımız, ailelerimiz, koşullarımız, geçmişimiz... Farz edelim geleceği gördük ve saydığımız bahanelerin hiçbiri değişmemiş, her şey aynı, şimdiki gibi. Ne yapacağız? Hayatı, hep aynı yılgınlık, aynı şikayetler, aynı dargınlık, aynı sitemlerle mi sürdüreceğiz? Dilersek, bu yazının hemen başlarında sıralanan gerçeklerden birini seçebilir, ya da hemen şimdi, kendimize yeni bir gerçeklik belirleyebiliriz.
Her gün aynı yolu izleyerek farklı bir yere varabileceğimizi sanmıyorum. Belki, farklı bir yol denediğimizde, varacağımız yer bu masaldaki gibi bir ada, belki daha da güzeli olur. Belki o zaman o mutlu, sevgi dolu insanlardan biri de biz oluruz, kim bilir? Belki bizim de aşkla yıkanır ruhumuz, bedenimiz...
Gökten bir dolu elma düşmüş. Haydi, siz de yakalayın birini ve geç olmadan dileyin gönlünüzden asıl geçenleri...
(Bu masal burada bitti, ama sizinki devam edecek...)