Yeni tanıdım Çiğdem’i. Daha yeni 18 yaşında olmuş Erzurumlu genç bir kadın Çiğdem…
Saçlarını sıkıca toplamış, gri penye pantolon ve koyu renk bir mont giymişti. Soğuktan yanakları kıpkırmızı olmuştu. Ayaklarında beyaz çorap ve terlikler vardı…
Eline bol gelen alyansını orta parmağına takmıştı. Ellerini ovuşturarak ısınmaya çalışıyordu. O kadar mahcuptu ki başını yerden kaldıramıyordu…
Oldukça zayıftı, ben diyeyim 36 beden siz deyin 34… Kocası fabrikada çalışıyormuş. Erzurum’un bir köyünden gelmişler. Kaçarak evlenmişler. Aslında orada herkes bunu yaparmış çünkü başlık parası çokmuş. Eğer kaçmasaymış 7 ya da 8 bin edermiş. Kaçınca fiyat 4 bine düşmüş… “Hem kaçtınız hem de başlık parası mı verdiniz?” diye sordum şaşkınlıkla. Gülümsedi ve “Ne yapalım yenge, bizde usul böyle.” dedi. Babası ölmüş, annesi varmış sadece. O da memleketteymiş. Aslında kızını görmek için gelmek istiyormuş ama yapamazmış çünkü bilemezmiş…
Kaçtıktan sonra annesi affetmiş ve 4 bin lira başlık alıp düğünü yapmış. Gelinlik bile kiralamış. Dört ay orada kalmışlar. Sonra ver elini İstanbul…
Kiraladığı 2 oda bir evi vardı, bir de şilte uyumak için. Bir iki tane de giyecekleri. Tok gözlüydü doğruyu söylemek gerekirse, ayağında terlikle dolaşıyordu bu soğukta ama yine de şikâyet etmiyordu halinden…
Kocası 23 yaşında efendi bir delikanlı. O da pek çekingen. Cam fabrikasında işçiymiş. Asgari ücret alıyormuş. Çiğdem hemen gururla ekledi “Fazla mesaiye de kalıyor, o zaman 100 lira daha fazla alıyor” dedi.
Eşimin ablası eşyalarını yenilerken eskileri vermek için muhtara danışmış. Muhtar söylemiş Çiğdem’in durumunu. Önce yemek odası oldu Çiğdem’in, sonra da çek yatı… Buzdolabı, üzeri ocaklı bulaşık makinası, çamaşır makinası takip etti eve gelen eşyaları. Sonra biz girdik devreye, tüm detaylar tamamlandı mutfakta. En çok ekmek kızartma makinası ilgisini çekti. Pek güldü ne işe yaradığını anlayınca. Bir de mini fırına sevindi…
Ashua ritim grubunun çalışması vardı Pazar günü. Arkadaşlarıma anlattım Çiğdem’i. Hemen destek geldi onlardan. Hem giyecekler verdiler hem de eksiklerini almak için para. Sabah Çiğdem’i aldık evinden ve ayakkabı almaya gittik. “İstemem teyze, senin verdiğin ayağımı biraz sıkıyor ama ben memnunum, giyerim” dedi. Eşim bizi uygun fiyatla kıyafet bulabileceğimiz bir dükkâna götürdü. Palto ve çizme aldık. “Ay bunlar çok güzel, sana da alalım” dedi. Bugün sadece ona alışveriş yapacağımızı söyledim ama o ısrar etti. “Bana iki tane almayalım da sana da ayakkabı alalım, bak çok güzellermiş” dedi…
O kadar doğal ve saf ki… Umarım bir ömür öyle kalır… Umarım İstanbul’da ezilmez, kaybolmaz...
Kocasıyla çok iyi geçiniyorlarmış. Hiç kızmazlarmış birbirlerine. Annesi ve tüm kardeşleri iyiymiş ama bir abisi onu affetmemiş. Eşim “O da mı kaçırdı karısını?” diye soru. “Tabii ki kaçırdı, bizde adet böyle” dedi.
Annesi 53 yaşındaymış. Tam 9 çocuk doğurmuş. Kendi de gülüyordu bu anlattıklarına. “Sakın çocuk yapma bu yaşta, annene benzeme” deyip durdum. “Tamam, abla sen merak etme” dedi. Onunla anlaştık, önce çocuğa bakacak kadar büyüyecek sonra evinin eksiklerini tamamlayacak ve her şey hazır olduğunda anne olacak…
Evini gördüm çarşıda işimiz bittikten sonra. Pırıl pırıldı her yer. Her eşyasına şükrederek hayranlıkla bakıyor ve “Ne iyi insanlarsınız siz, bak ne güzel oldu evim” deyip durdu. Sonra çay demlemeye kalktı ama çok işim olduğunu, gitmem gerektiğini duyunca boynuma sarıldı ve teşekkür etti. “Sen ne güzel yardımlar yaptın bana ben de sana yardım edeyim. İşini yapayım evinin.” diye tutturdu. “Tamam anlaştık, böylece harçlığını da kazanmış olursun” dedim. Yüzünde çok ciddi bir ifade ile “Şimdi sıra bende. Ben de sana iyilik yapayım. Her şey para gerektirmez” dedi…
Kısaca bir kızımız daha oldu, bir de damadımız… Çiğdem eşime “amca”; bana bazen “abla” bazen de “yenge” veya “teyze” diyor. Her ne derse desin bir kızımız daha oldu artık… Ne diyeyim hayırlı olsun…