Aynada dönüp, kendi yüzüne bakmaya cesareti olmayan insanların dünyasında yaşıyorlardı. En çok inandıkları şeyi unutmaya başladıklarından beri, kendilerini kaybolmuş hissediyor, adeta nefes alamıyorlardı. Sevgi hala en güçlü ilaç mıydı yaralarını sarmaya? İşte bunun cevabını arıyorlardı...
Sihirli bir adaya sığınmışlardı güçlü bir fırtınanın ardından. Bu ada ve insanları, yaşamlarının en soğuk mevsiminde, sıcacık bir güneş gibi doğmuştu üzerlerine. Bir gün, yine adadayken, ormandaki ağaçların arasında, daha önce hiç görmedikleri bir çiftle karşılaştılar. Bir yerlerden anımsıyorlardı bu bakışları, ama halleri o kadar dokunaklıydı ki, göz göze gelmekten kaçınıyorlar, emin olamıyorlardı bir türlü tanıdıklarından.
Korktular bir süre. Sıkıca tuttular hem birbirlerinin, hem de sağ ve sollarındaki sevgi dolu insanların ellerini. Güven veriyordu yalnız olmadıklarını bilmek. Tuhaf olan, karşılaştıkları çift de yalnız değildi. Zaman geçtikçe ve bakışmalar sürdükçe, korku, yerini dehşete bırakmıştı. Dehşet içindeydiler, çünkü bu çiftin elleri de hem birbirini, hem de başkalarının ellerini tutuyordu. Aynı giysiler, aynı ölçüler... Evet dehşete düşmüşlerdi, çünkü bu çift, kendi suretlerinden başkası değildi...
Demek böyle görünüyorlardı. Demek bu kadar yabancılaşmışlardı kendilerine ve birbirlerine. Mutsuz olduklarının farkındalardı ama, failini bir türlü bulamamışlardı, daha doğrusu, bulmaya cesaret edememişlerdi. Cevabı hep başkalarında, başka öğretilerde, başka yaşamlarda aramışlardı....
Müthiş bir boşluk kapladı içlerini. Ürperdiler, üşüdüler, ağladılar bardaktan boşanırcasına. Ama yalnız değillerdi, çoktan sarılmış, kenetlenmişti şefkatli kollar çevrelerinde. Sarıldılar teker teker herkesle. Sarıldılar birbirlerine. Sarıldılar sevgiye...
Bu huzur ve güven veren yer, gizemini sürdürmeye devam ediyordu. Adada herkes için bir ayna vardı. Ve her aynada da, aslı suretinden gizlenmiş, üzeri korkuyla örtülmüş başka başka hikayeler...
(Devam edecek...)