Kimsenin dönüp aynada kendi yüzüne bakmadığı bir dünyada yaşıyorlardı. Hayattan fazla bir beklentilerinin kalmadığı bir dönemde, kaderin cilveli bir desteği ile bulmuşlardı birbirlerini ve buldukları anda güçlü bir bağ kuruluvermişti aralarında...
Hayalini kurdukları, hatta kurmadıkları herşey gerçek oldu. Mutlu bir yuva, güzel bir ev, sıcak bir aile. Masallardaki prens ve prensesti onlar. Birbirleri için neler yapmıyorlardı ki; sürpriz hediyeler, romantik geziler, mum ışığında yemekler...
Kendilerine ait küçük bir dünya kurmuşlardı. Öyle bir dünya ki, insanlar içine girmek için can atıyor, onlarsa tereddütsüz kucak açıyorlardı. Çok özel, büyülü bir aşktı onlarınki. Arada ufak tatsızlıklar, mutsuzluklar olmuyor muydu, oluyordu tabii; ama özel bir aşktı ya onlarınki...
Gel zaman, git zaman, nice tepe karlar altında kaldıktan, güneş kim bilir dünyadan kaç kez uzaklaşıp yeniden yakınlaştıktan, tabiat ana defalarca yemyeşil eteklerini toplayıp serdikten sonra, ufak tatsızlık ve mutsuzluklar, biriktiği yerde kocaman bir yığına dönüşmüştü artık. Çünkü, kimsenin dönüp aynada kendi yüzüne bakmadığı bir dünyada yaşıyorlardı. Çünkü, onlar da geleneğe uyup, dönüp kendilerine bakmamışlardı.
Nehirler eskisi gibi çağlayarak akmıyor, eskisi gibi pencerelerinin önünde gökkuşakları oluşmuyor, kavuştukları anlarda kulaklarında Puccini çalmıyordu artık...
(Devam edecek...)