Unutulmaz bir film karesi. Müziğin ince ince işlenip coşkuyla doruğa ulaştığı yeri. Yemyeşil ağaçların masmavi sularla birleştiği, porselen gibi bir dolunayın ışıklarının titreştiği sahil. Ve ilk bakış. Ve ilk dokunuş. Ve ilk öpücük... Yaşamda, kalp atışlarımızı hızlandıran o anlar...
Bizi heyecanlandıran, mutluluktan gözlerimizi dolduran, tüylerimizi diken diken havalandıran tüm anların, her zaman bir sebebi vardır. Ya bir görüntü, ya bir ses. Başka bir insan ya da insanlar... Ama o sebepte kendimize dair hiçbir şey yoktur. Bir dış güzelliktir hep neden. Hiç düşünmeyiz, konduramayız kendimize o nedeni. Halbuki aynı nedenle, aynı heyecanı duymayan, hissetmeyen insanlar da var. Siz ağlarken gülen, siz sarhoşken mantığına sığınan, arkasını dönüp giden insanlar. Hiç düşünmeyiz. Bir neden, ansızın gelir ve içimize dokunur ve açar yüreğinizi. Yüreğimizdeki güzellikle bütünleşir. Oysa, kişiyi yansıtır verdiği tepkiler. Mutluluğa, sevgiye, iyiliğe, aşka biçtiği pahanın ürünüdür. Bunu bilmez; kendi güzelliğini, değerini de...
Benzetmek hoşumuza gitmeyecek olsa da, bizi olumsuz etkileyen anlarda da bu böyledir. Acının, öfkenin, kötülüğün de nedenlerini kendimizde aramayız. Dünya kadar faili bulunabilir mutsuzlukların. Parasızlık, çok para, yağmur, fırtına, karanlık, hatta aydınlık. Ve bencil insanlar. Ve kıskanç insanlar. Ve hırslı insanlar. Ve sevmesini bilmeyenler... Değiştirmeye çalışırız koşulları. Uzaklaşırız insanlardan. Başka yerlere, başka işlere, başka ilişkilere yöneliriz. Hiçbir şey değişmez oysa. Bir dönme dolap gibi, aynı noktaya varır hep yolculuğumuz sonunda. Değiştirmediğimiz tek şey kalır: kendimiz! Görmek istemeyiz nedenler arasında kendimizi. Bakmak aklımıza gelmez içimize. Ya da daha kötüsü, sürekli içimize bakıyor gibi yapıp, en ağır cezaları kendimize verir görünür, aslında yine başkasının kendini suçlu hissetmesini ümit ederiz.
Ya tüm güzellikler gibi, tüm olumsuzlukların bizde yarattığı tepkiler de yine bizi yansıtıyorsa? Ya suçlu uzaklarda değil de yanıbaşımızda, zihnimizin bir yerlerindeyse?
İnsanın içindeki güzelliğin farkında olmaması gibi, düşüncelerindeki kötülüğün de farkında olmaması mümkün mü? Kendi değerini, kendi hatasını bilmeyen biri, kendini tanıyor sayılabilir mi?
İnsanları, mekanları, koşulları, olayları tanımak ve değiştirmek için harcadığımız çabanın yarısını kendimiz için harcayabilsek, kendimizi tanımaya, değiştirmeye çabalayabilsek ve ayıklayabilsek bulduğumuz ayrık otlarını zihnimizden -neyle karşılaşırsak karşılaşalım, kabullenerek yüreklilikle- neler olurdu hiç düşündünüz mü?
İçimizde gerçek huzura ulaşabilir, o zaman, kim bilir, belki de sevebilir, mutlu olabilirdik sebepsiz yere..!