Yıllardır en büyük keyfim sabahları taze ekmeğin köşesini yemek olmuştu. İçindeki yumuşak kısmı çıkartır, yerine peynir reçel, domates gibi soframdaki katığı doldurup çay ile keyifle yerdim. Şayet o sabah, taze, günlük ekmek bulamazsam keyfim kaçar, güne kötü başlardım. Bebeklik ve küçük çocukluk dönemini hariç tutarsam bu durum neredeyse yarım yüzyıla yakındır devam etmekteydi. Bu alışkanlığımı artık bıraktım. Bu duruma başka birçok şey etki etmiş olsa da, asıl önemli etken “saygı” konusunda bende oluşan yeni düşünceler oldu.
Çok kereler çevremizdekilerden duymuşuzdur: “saygılı adam”, “ne kadar saygısız”, “insan biraz saygı duyar”, “saygısız” gibi nidaları. Bunları genellikle kişilerin arkasından üçüncü kişilere söyleriz. Sohbetlerimizi sıkça süsler bu sözler. Kızgınlık ve şikâyet bu sözlerin kardeşidir. Hep birlikte yer alırlar hayatımızda.
Aslında herkesin saygı peşinde olduğunu anlamak çok zor değil. Zihinden geçen ve davranışlarımızı şekillendiren nokta; eksikliğini hissettiğimiz “saygının” bize de sunulması. Bize saygı duyulması sıklıkla bizlerin peşinde olduğu durum olmakta...
Peki, bunu istemek yanlış mı? İnsanların bize saygı duymalarını istemek bencillik mi?
Benim cevabım kocaman bir “hayır” olacaktır bu sorulara. Her insanın sadece insan olmasından dolayı zaten en büyük saygıyı hak ettiğine inanıyorum. Ve bu saygının kendimiz dâhil herkese gösterilmesinin insan olmanın gereği olarak düşünüyorum.
Buraya kadar herkesin benimle hem fikir olduğunu düşünüyorum. Bir terslik yok gibi. Ama başta belirttiğim şikayet ve serzenişler neden yok olmuyor ve hatta artıyor? Eksik veya hata nerede?
Bence eksik olan saygıyı istemekte değil. Eksiklik “saygıyı” diğer tarafa sunmakta... Burada belirteyim; “diğer tarafta” da sadece insanlar yok. Canlı cansız var olan her şey saygı duyulması gereken tarafta.
Kendim dâhil, bize saygı duyulması için öncelikle bizim saygı duymayı öğrenmemiz gerekli.
En başta kendimize saygı duymalıyız. Bunun bilinçli bir hale gelmesi içinde bunu sağlatmamız gerekli. Bu konuyu daha detaylı başka yazılarımızda paylaşabiliriz ama ben şu benim ekmek hikâyesine dönmek istiyorum.
Bir müddettir ekmeğin son kırıntısına kadar tüketiyorum. Bayatlayınca kızartıyorum. Buzdolabında saklıyorum ömrü uzuyor.
Artık biliyorum ki: Bir ekmek dilimini tüketmek yerine çöpe atarsam çok kişiye saygısızlık etmiş oluyorum.
Buğdayı ekip biçen köylünün emeğine, değirmencinin emeğine, unu fırına taşıyan kamyoncunun emeğine, unu yoğurup hamur yapan fırındaki işçinin alın terine, yaz günü sıcak havada fırın kapağının önünde kan ter içinde çalışan işçiye, fırın sahibinin sermayesine, ekmeği satan bakkala, bana getiren görevliye…
Bir dilim ekmekte saygı duyulacak ne kadar emek ve değer varmış. En önemlisi kendi emeğime saygı duymalıyım. O ekmeği almak için harcadığım zamana ve emeğe…
Şimdi her yiyeceğime, her eşyama ve başta kendim olmak üzere insanlara daha fazla saygı duymayı öğrendim. Saygı duyulmayı beklemeden önce...
Şimdi sabahları güne kötü başlamıyorum. Çöpe gitmek üzereyken bunları bana gösteren ekmek parçasına saygı duymayı öğrendiğimden beri…