İyi ki güneş hergün batıp, her sabah yeniden doğuyor. Bunu bilmek, sandığından çok daha fazla güven veriyor insana. O zaman düşünmüyorsun işte, ertesi sabah güneş doğacak mı diye. Güneş hergün batıyor ve her sabah doğuyor ve sen hayatın bu döngüsünün basitliğine bırakıveriyorsun kendini; tıpkı yapmayı çok iyi bildiğin bir şeyin sana kolay ve basit gelmesi gibi. Hayat, hayatın içindeki herşey... çok basit aslında. Sorun, bazı şeyleri korkuların, endişelerin, paniklerinle karmaşıklaştırdığın zaman başlıyor ya zaten. Seni ve gelişini, kafamın içinde türeyen türlü kaygılarla öyle karmaşıklaştırdım ki; seni beklerken hiç gelmeyeceksin sandım uzun bir süre.
İnsanoğlunun yaygın bir hastalığı olsa gerek, olmayan şeylere sürekli takılı kalmak. Yaşam akıp gidiyorken hızla, olanları ıskalıyorsun ve bu mutsuzlukla, olmasını istediklerinin bir türlü olamaması, baş edilmesi güç, daha büyük bir mutsuzluğa dönüşüyor. Olan hiçbir şey, olmayanların sende yarattığı eksikliği gidermiyor be her geçen an yaptığın hatalardan kaynaklanan bir tür suçluluk duygusuna saplanıp, öfkelenmene neden oluyor. Bu duyguyla işte kendimden uzaklaştım bir dönem ve seni de uzaklaştırdığıma inandım. Hiç gelmemenden korktum seni beklerken...
Mutluluk, insanın en önemli ve en doğru besin kaynağı. Yüreğini doyuramadıkça, aç kalıyorsun ve güçsüz düşüyorsun. Sonunda da her aç canlı gibi saldırganlaşıyorsun. En çok kendine saldırıyorsun. Her sözün, her adımın seni rahatsız ediyor. Saldırmak için olur olmaz şeyleri bahane edebiliyorsun. Olur olmaz şeyler. Anlamsız gelse de dışarıdan, anlayamıyorsun nasıl bir eziyet çektirdiğini varlığına. Öfke, keder, hatta kıskançlıkla aklımı zehirledim itiraf etmek gerekirse. Anlayacağın, bir zaman, epey saçmaladım, kendimden çıktım seni beklerken.
Neyse ki çoğu zaman istemsizce tutunduğumuz ve sanıyorum biraz da hafife aldığımız önemli bir gerçek var ki, her tökezleyip dibe vurduğumuzda bizi yeniden ayağa kaldırıyor. Neyse ki ille de sevmek istiyoruz. İyi ve güzel olanı istiyoruz. Bir yerlerde, içimizde, her ne yaşarsak yaşayalım, yok kadar azalsa da sönmeyen bir ışık taşıyoruz. O ışıkla buluyoruz yolumuzu, yönümüzü kaybetsek bile. Sana, senden önce kendime varabilmeyi istedim tökezleyip vurduğumda dibe. İşte tüm imkansızlıkların ve isyanların ortasında, bundan vazgeçemedim. Bir gece, elimi tuttun rüyamda. Yeniden umutlandım. Ayaklandım. Harekete geçtim. Koştum... İnan, bir gün geleceğini düşündükçe, çocuklar gibi sabırsızlanmaya başladım. Sen geleceksin diye içim dışıma karıştı ve ben, hayatımdaki en büyük heyecanlardan birini tattım seni beklerken.
Birlikte yaşayacaklarımızdan, paylaşacaklarımızdan hayaller büyüttüm düşüncelerimde. Hazırladım kendimi, hazırlandım güzel olacak olan her şeye. Büyük adımlar attım hiç atamam sanırken. Yapamazsın, başaramazsın diyen tüm seslere kapattım kulaklarımı. En başta, içimdeki o kocaman mutsuzluk tellalcılarına kapattım kendimi. İnadına sevdim nefes almayı. Öyle sevdim ki, uyanmak kadar basitleşti, güneşin doğuşu kadar basitleşti her şey birden gözümde. Seni beklerken büyüdüm...
Sevebilen insan, mutlulukları da hak ediyor. Çünkü o zaman değerini biliyor var olan her şeyin... başta kendinin. Gerçekten kendi değerini bildiğinde, değer verdiğin her şey gibi, sahip çıkıyorsun sen olan, senin olanın da çünkü. Ve mutlu olmak bir tesadüf ya da şans değil, hak ettiğine inandığın ve önce kendine vermeyi isteyeceğin en değerli hediye oluyor. Bu döngü, seninle birlikte, değer verdiğin herşeyi ve herkesi de kendiliğinden içine alıyor. Döngüden dolayı sevmek, sevmekten dolayı bu düzen bambaşka görünmeye başlıyor gözüne. Böylelikle, seni beklerken, sevmeyi de yeni baştan keşfettim. Sen geldin ve ben seni dünyalar kadar çok sevdim.
Seni beklerken, aslında ne çok şeyi beklemişim... iyi ki geldin.