Kadın kendi etrafında dönerken uzun saçları havada uçuşuyor.
Seri ama sessiz hareketlerle hedefine doğru ilerliyor.
Havada taklalar, perendeler atıyor; uçan tekmeler savuruyor. Önüne çıkan bütün kötü adamları birkaç hamlede yere deviriyor.
Karanlığın içindeki loş ışık Elektra’nın yüzünü ve kırmızı kıyafetini aydınlatıyor.
Hah haaaaa...
Yok, benim anlatacağım Elektra’nın yukarıdaki Elektra ile bir ilgisi yok.
Benim Elektram şiddet duygularına gebe değil, o daha çok, ziyadesiyle sevginin bağrında oturuyor.
***
Az sonra otobüsümüz İstanbul’a gitmek üzere Ankara’dan hareket edecek. Ayça (Tan Ulusoy) ile birlikte otobüsün dışında Gündüz (Saka) ile vedalaşıyoruz.
İşte tam da o anda, önce yüksek perdeden çıkan sesini duyuyorum. Kafamı çeviriyorum, otobüs koltuğundan en fazla on santim ileriye uzanan minyatür ayakları görüyorum sadece. Belli ki çok minik... O kadar minik ki pencere yanında oturmasına rağmen yüzünü de göremiyorum. Ama sesi kocaman... O kocaman ses, sonrasında, yolculuk boyunca bize eşlik ediyor.
***
Yol akıyor... Biz Ayça (Tan Ulusoy) ile bir kaç koltuk önde oturuyoruz, o babaannesiyle birlikte arka çaprazımızda oturuyor. Sohbetin en koyulaştığı anlarda dahi onun sesi ile bir anda yerimizden doğrulup onu görmeye çalışıyoruz. Kafamızı her çevirdiğimizde de bize büyük bir ciddiyetle bakan ve kesinlikle hiç gülmeyen sarı saçlarının çevrelediği sakin yüzle karşılaşıyoruz.
Bir ara babaannesinin sesi geliyor arkadan:
- Soralım mı ablanın (ben oluyorum) ismini, bakalım neymiş?
diyor. Bizimki arkadan cevabı yapıştırıveriyor.
- Sen sor!
- Neden ben soruyorum canım, sen sorsana!
- Çünkü ben değil, sen merak ediyorsun, o zaman sen sor!
Bu cevapları veren çocuk sizce kaç yaşında? Haydi tahmin edin, kaç yaşında?
İki yaşında desem? Belki siz de Aziz Nesin’in dediği gibi “Şimdiki Çocuklar Harika!” dersiniz.
Hala pişmanım, ses kayıt cihazını yanlarına koymadım diye... Ufaklık uzuncana bir süre babaanneye bizi şaşırtan cevaplar yetiştirmeye devam ediyor.
Aralarda, ona, diğer çocuklara takıldığım gibi takılmaya çalışıyorum, ama hiç pas vermiyor. Ben de üstelemeyorum...
İstanbul’a az kala, hafiften bir uyku hali üstüme inmeye başlıyor. Derinlerden bir yerden sesler geliyor:
- Ablacıııııııııımmmmmm
- Ablaaaaaasıııııııı
- Ablacığıııııııııııııııııııııımmmm
Ben değilimdir diye hiç bakmıyorum arkama. Sonra birden gözlerim faltaşı gibi açılıyor ve ani bir hareketle arkama dönüveriyorum.
Babaannesinin kucağında oturmuş dik dik suratıma bakıyor. Hiç gülmüyor yine, sadece çağırıyor.
- Deminden beri size sesleniyor.
diyor baannesi gülümseyerek...
- Bir yandan da pazarlık yapıyor benimle. “Babaanneciğim sen yan koltuğa geçsen de abla yanıma gelse” diyor.
Bu sözleri duymamla yerimden fırlamam bir oluyor.
Yan taraftaki koltuğa oturup, babaannesinin kucağındaki dünya tatlısına kollarımı açıyorum, kucağıma gelsin diye... Minik kollar bana uzandığında dünyalar benim oluyor.
Suratı bana dönük kucağıma oturup, yine aynı ciddi yüz ifadesiyle incelemeye başlıyor beni. Bir taraftan otuz iki dişim meydanda ona sırıtıyor, bir taraftan masmavi gözlü, sıcakkanlı babaannesiyle sohbet ediyorum.
İşte o sırada adının Elektra olduğunu öğreniyorum. “Anlamı ne?” diye ona sorduğumuzda, nazlı nazlı “parlayan ışık” diyor.
Ukraynalı anneyle, Türk babanın kızı. Dede kimyager ve Elektra ismini de o öneriyor. Babaanne ile torun sıklıkla ve birlikte yolculuk yapıyorlar. Çünkü Ankara’da dede yaşıyor ve dede diğer çocuklarının kızına bakıyor. İşin ilginci oradaki karışım da şöyle: Anne Türk, baba İtalyan. Babaanne bir süre kızının çocuğuna bakıp büyütüyor. Elektra doğunca bu sefer oğlunun çocuğuna bakmak üzere İstabul’a geçiyor. Ankara’daki görevi de dede devir alıyor. İşin ilginci aslında babaanne ile dedenin yaşadığı yer Adana... Fırsat buldukça birbirlerini görüyorlar, biraz daha fırsat buldukça oradaki evlerine gidiyorlar.
Böyle olunca da Elektra’nın yolu bazen Ukrayna’ya, bazen İstanbul’a, bazen Adana’ya, bazen de Ankara’ya düşüyor. Babaanenin yolu bunların hepsine, bir de İtalya’ya düşüyor.
Biz bunları konuşurken Ayça da aramıza katılıyor. Sürekli bana “bu çocuk sevgiyle büyütülmüş, nasıl da belli” diyor. Aralarda ben Ayça’ya dönüp dönüp “duydun mu, duydun mu?” diyorum. Duymamasına imkan yok, hep birlikte küçük bir alanda oturuyoruz, ama duyduklarımdan, gördüklerimden o kadar etkileniyorum ki şaşkınlığımı ancak böyle ifade edebiliyorum.
Galiba en çok babaanne ile torunun dostluklarından etkileniyorum. Aralarındaki iletişim, sevgi sizi de mıknatıs gibi onlara çekiyor. Aralarda Elektra babaanneyi öpücüklere boğuyor, kafasını göğsüne gömüp sımsıkı kollarına sarılıyor, ufaktan şımarıyor, kadıncağızın yüzünü ellerinin arasına alıp sıkıyor. Mavi gözlü kadın da gülen gözlerle ona bakmaya devam ediyor. Birara diyor ki:
- Bir sürü hastalığım vardı benim, kolestrolüm, tansiyonum, şekerim. Sonra Elektra girdi dünyama, herşeyi unuttum.
Birara Elektra’nın fal bakarken çekilmiş olan resmini bize göstermek istiyor; otobüste yolculara servis yapan çocuk da bizim yanımıza gelip fotoğraflara bakıyor. Ne var ki Elektra duruma el koyuyor.
- Sen öne git, otobüsü kullan, burda durma, işini yap!
Diyor, ben de alışılageldiği üzere Ayça’ya “duydun mu, duydun mu?” diyorum.
Sonra bir ara yanındaki kitaplara dalıyor, üçgenleri, beşgenleri kenar adetlerine göre bize söylüyor. Niye şaşırıyorum ki çocuk aynı zamanda hem Türkçe hem de Ukraynaca konuşuyor; önce birden ona kadar düz, sonra da ondan bire kadar tersten sayıyor.
Bize ilgisini kaybedip de televizyon seyretmeye başladığı bir arada İstanbul’a geliyoruz.
Elektra bu sefer boynunda yandan bağlanmış fuları, puanlı ceketi ile yine ciddi bir şekilde otobüsün yanında duruyor. Birbirlerini sevdikleri için evlenmiş olan iki ayının üstünde olduğu parlak mavi çantasını sımsıkı elinde tutuyor. Babaannesi bize diyor ki:
- Ne olur, siz hiç bizi beklemeyin. Kısa süreliğine Ankara’daydık, ama Elektra kıyafetleri konusunda çok hassas olduğu için altı bavulla yolculuğa çıktık, ancak onları buluruz...
Gülerek vedalaşıyoruz onlarla...
Arabaya doğru ilerlerken Ayça bir kez daha şöyle diyor:
- Bu çocuk sevgi ile büyütülmüş, nasıl da belli...