Bundan tam 11 yıl önceydi...
Kapadım gözlerimi.
Unutmuşum acısını ama hatıralar aklımda...
Sanki dün gibi yaşadım yeniden her şeyi.
Üşüştü tüm hayaletler yanıma, yamacıma
Ve koydular kafalarını omzuma...
Evet, tam 11 yıl önceydi.
Sakarya sıcaktı, Sakarya yapış yapış...
Kavuruyordu kızgın sacın üzerindeki bizleri.
Nefes almak zor, nefes almak imkânsız...
Yalvarmak geliyordu insanın içinden Tanrı’ya:
“Haydi, biraz merhamet, bu kadar mı kızdın bize?
Bu kadar mı öfkelisin? Biraz serinlik, biraz...”
Geç saate kadar oturmuştum arkadaşımda.
Ben, o ve iç sıkıntım...
Patlayacak gibi olunca kalktım ayağa.
Açtım kapıyı, sarıldım kıza.
“Hakkını helal et” dedim usulca.
Kız şaşırıverdi ansızın:
“Helal olsun da, sen konuşmazdın bu tarzda.”
Sadece gülümsedim ona...
Gecenin karanlığında çevirince kafamı semaya,
Binlerce yıldız baktı bana.
İşte konuştu o zaman iç sıkıntım, yıldızlı semaya...
“Bakın bize! Aşağıda yanarken hem sıcaktan, hem sıkıntıdan,
Siz sadece bakın bize, güler gibi halimize...”
Cevap veren oldu mu bilmem ama
Seyirciydi kâinat o gece...
Eve gelip derin bir of çekerek girince içeri,
Gördüm ki henüz yataklarındaydı tüm ahili.
Odam sessiz ve sıcak, odam gergin ve heyecanlı...
Yatağım, ben ve Sakarya, o gece yalnızdık kendi yazgımızla...
En son duyduğum bir su sesiydi, beni uyandıran...
Ve sonra tekrar huzursuz ve sıkıcı uyku...
Tik! Tak! Tik!
Bir gümbürtüydü beni fırlatan,
“Oluyor işte” diye bağırtan...
Oluyordu işte, sallanıyordu Sakarya.
Sallanıyor ve yok oluyordu, içindeki binlercesiyle.
Binlercesi göklerde...
Evet, bundan tam 11 yıl önce, henüz Adapazarı’nda okurken, ben ve ailem 17 Ağustos depremine yakalandık. Çok şükür ki, hayatımızı kurtardık. Enkaz olan evden kolaylıkla çıktık. Ama çoğu insan, ben ve ailem kadar şanslı değildi. Birçok yuva yıkıldı, birçok aile yok oldu, birçok yürek yandı. Yaşayanlar yaşadıklarına sevinemedi. Sonrasında yaşanan travmalar çoğu insanın peşini yıllarca bırakmadı. Eminim her 17 Ağustos geldiğinde uyuyamayan ve yaşadıklarını an be an hatırlayan bir sürü depremzede var. Ben de hatırlatmak istedim. Felaket tellallığı yapmadan, sadece yaşadıklarımı bir şiir ile paylaşarak... Evet, yazarken sevindim ki acısı kalmamış; kalan sadece hatıralar. Umarım bir daha böyle bir felaket yaşamayız. Unutmayalım ki hayatları karartan deprem değil; hayatları karartan sorumsuzluklar ve o sorumsuzluğun eseri binalar... Yazımı “Ashua Dergisi”nde yayınlanmış bir hikâyemden alıntıyla bitirmek istiyorum.
Görüşmek üzere...
Tik. Tak. Tik. Tak. Tik…
Dışarıdayım artık. Özgürüm, hafifim…
Sanki bir tüyüm süzülen… Tepedeyim, taa yukarılarda…
Bakıyorum aşağıdaki yıkıntılara.
Bakıyor benden bir sürüsü daha olanlara.
Yok artık zavallı Sakarya.
Annemi gördüm okulun yanında…
“Kuzumu verin bana, kuzumu verin bana…”
Gittim yanına. Sarıldım ona. Öptüm yanaklarından doya doya.
Babam yıkıntının başında…
Üzerimde üç tane koca bina ve ben en altta…
Hayatımın baharında, bedenimle birlikte, hayallerimde kaldı o enkazın altında.
“Kuzumu verin bana, kuzumu verin bana…”
Kuzun yok arttık ana… Yok artık Sakarya…
Tik. Tak. Tik. Tak. Tik…