Terasta oturuyorduk eşimle. Sıcaktan neredeyse pişmiş haldeyken esmeye başlayan rüzgârın keyfini yaşamaya başladık. Ne kadar serinlemiş olsak da sohbet konumuz doğal olarak hava sıcaklığıydı. Gün boyu iki ya da üç vantilatör arasında oturarak çalışıyoruz. En az dört bilgisayar aynı anda çalışıyor ofiste. Onlar da ısıtıyor ortamı… Biz de yarı pişmiş olarak hayatımızı sürdürüyoruz…
Bütün gün hatta seminer ve derslerim sırasında bile buz torbası elimde oturuyorum. Ara sıra başıma koyup kendimi serinletmeye çalışıyorum. Hatta eriyen buzlar sayesinden oldukça ıslak günler geçiriyorum. Neyse ki öğrencilerim bu duruma alıştılar…
Konuşmam şöyle devam etti: “Ankaralı olarak İstanbul’un nemine dayanmak oldukça zor geliyor bana. Aşırı sıcaklar da bana hep depremi hatırlatıyor. Depremden önce birkaç gün hava yine çok sıcaktı. Ama o zaman rüzgâr yoktu, yaprak bile oynamıyordu…” Birden bire sohbetimiz yarıda kaldı. İkimiz de fark ettik ki bugün 16 Ağustos…
Tam 11 sene önce yaşandı o büyük deprem. Çocuklarım ve ben İstanbul Selimpaşa’daydık. O yıldan beri gitmez kulaklarımdan o uğultu… Hayatımda her şey değişti bir anda. Hayata bakışım, değer yargılarım ve bütünüyle ben…
17 Ağustos depremi çok acı bir olay olmasına ve çok canlar yanmasına rağmen bir şanstı insanlar için. Hayatlarını yeniden gözden geçirmek hatta yeniden yapılandırmak için. Ama bence pek işe yaramadı. Ya sizce…
Giden herkese rahmet diliyorum…