Geleneksel Türk gösteri sanatları denince ilk akla gelendir orta oyunu.
O zaman buyurun hep beraber Zenne Cevdet’in oğlu Ayhan Ahıskal’dan dinleyelim hem babasını, hem de orta oyununu...

Cevdet Bey, nam-ı diğer, Zenne Cevdet, İstanbul'lu bir ailenin altı çocuğundan biri olarak 1883-1884 yıllarında İstanbul'da dünyaya gelmiş. Ne konuda ve ne kadar eğitim aldığı ve okuduğu hakkında bilgimiz yok. Benim anımsadığım dönemde Eminönü'nde, Yeni Camii'nin hemen arkasındaki sokaktaki Osmanlı Bankası'nda memur olarak çalışıyordu. 1930'lu ve 1940'lı yıllar. Sadece Türkiye'de değil dünyada da çok sıkıntılı, yokluk içinde, zorlu yıllar. Ekmek bile karneyle veriliyor. Davutpaşa'da ahşap iki katlı bir evde oturuyoruz. Nasıl başladığını bilmiyorum ama ailenin ihtiyaçlarını karşılayabilmek için babam akşamları ikinci bir işe gidiyor. Bu öyle sadece istemekle ve zaruretten yapılabilecek bir iş de değil. Yetenek de gerektiriyor. Tiyatro. Hemen ekleyeyim, bu bugün bildiğimiz tiyatrolara benzemez. Sabit bir sahnesi yok. Oyuncular hep turnelere gidiyorlar ama bu turneler de bugünkü gibi bir şehirden başka bir şehire ya da başka ülkelere yapılan turnelerden değil.Turneye İstanbul içinde çıkılıyor!
Akşam babamın banka çıkışında annemin hazırladığı yemeği sefertası içinde evden Eminönü'ne götürdüğümü oldukça net hatırlıyorum. Tabii benim akşam yemeğim de o sefertasının içinde. Bunu babam bilmese de annemin haberi olduğu için babamla gidebilmek için ısrar ediyorum. Belki ailenin en küçüğü olduğumdan belki de biri iki yaşında ishalden, biri de dokuz yaşında bir kamyon altında kaybedilen iki evladın acısıyla beni biraz şımartıyorlar. Sonuçta birlikte gidiyoruz. Tarihi Galata Köprüsü'nün Karaköy tarafında daha önceden kiralanmış tenezzüh (gezi) motoruna biniliyor ve bazen Caddebostan, bazen Büyükdere, Beykoz, Beylerbeyi ve Haliç kıyısında Eyüp, Balat gibi yerlere turne yapılıyor. Bir gün anımsıyorum, sekiz dokuz yaşlarında olmalıyım. Sarıyer'e gidildi. Bir açık hava sinemasında temsil var. O gece İsmail Dümbüllü Tiyatrosu sahnede. Ben de kuliste tahta bir iskemlenin üzerinde oyunu izliyorum. Babamla İsmail Amca sahnedeler, İsmail Amca'nın sırtı bana dönük. Günün yorgunluğu üstüme çökmüş olacak uyuklamaya başlamışım ve iskemleden iki takla atarak sahneye yuvarlandım. Korkuyla kalkıp kulise kaçtım. Seyirci olayı gülerek izlemiş. İşte benim ilk sahneye çıkışım da böyle olmuş. Daha doğrusu ben sahneye çıkmamışım, düşmüşüm.
Benim açımdan bir çocuk olarak eğlenceli olsa da babamın ve bu mesleğe gönül vermiş diğerlerinin ne zor şartlar altında bu çalışmayı yaptıklarını söylemek gerek. Örneğin babamla Davutpaşa'dan Eminönü'ne Aksaray üzerinden yürüyerek gittiğimizi anımsıyorum. Şimdiki gibi asfalt yollar, sokak ışıkları ve trafik yok. Karanlıkta, Arnavut kaldırımı üzerinde bazen çamurlu yollarda saatle gidiliyor. Babamın bastonunu ıssız sokaklarda karşısına çıkabilen başıboş köpek, sıçan gibi hayvanları savmak ve çeşitli diğer tehlikelerden korunmak amacıyla kullandığını da hatırlıyorum. Rahmetli son derece titiz bir adamdı. Saatlerle yürüdüğü o kirli İstanbul sokaklarında taştan taşa atlayarak üstüne bir gıdım kir, çamur gelmeden giderdi. Düzenli olarak giydiği fötr şapkası ve elindeki bastonu ile bir İstanbul beyefendisi idi o. Birçok kişiye efendi olarak hitap edilen bir dönemde babama Cevdet Bey diye hitap ediyorlardı. Gelelim Orta Oyunu'na..
O zaman Türk Tiyatrosu geleneksel Orta Oyunu tarzında. Neden ortaoyunu demişler? Ben bir araştırmacı olarak değil de kulağımda kalan söylentilere ve gördüklerime dayanarak şöyle diyebilirim: o dönemde sahne dediğimiz yer olmadığından temsiller yazın açık havada ya bir meydanda ya da bir bahçede, kışın da genişçe alanı bulunan kapalı bir ortamda yapılıyor. İzleyiciler daire şeklinde yerleşiyorlar. Önde oturanlar, arkada da ayakta duranlar var. Henüz büyük çoğunlukla yer sofrasında yemek yiyen bir toplum! O kadar insana iskemle bulmak ya da yanında taşımak zaten mümkün değil. Ya dekor? Var ama bir paravandan ibaret. Bu paravan kâh bir ev olur, kâh bir dükkan. Bu dükkan veya eve girecek kişi, hayalî bir anahtar ile “şangır şungur, çıngır mıngır” gibi sesler çıkararak açar kapıyı veya dükkanı. Bu dekorun adı da “Yeni Dünya”.
Orta Oyunu'nun iki ana karakteri var: Pişekâr ve Kavuklu. Bunlara ek olarak kültürümüzün zengin insan mozaiğini yansıtan Acem, Arap, Yahudi, Ermeni, Rumelili, Laz, Kürt, Arnavut gibi karakterler ve Tuzsuz Deli Bekir, Zenne, ve Kavuklu Arkası Denyo (cüce) gibi çeşitli tiplemeler var. Sahneye (ortaya) önce oyunu açan Pişekâr çıkar ve temennah çakar yani sağ elini öpüp, başına ve göğsüne koyarak seyirciyi selamlar. Sonra Kavuklu sahne alır. O da temennah çakar, ve muhavereye yani karşılıklı konuşmaya başlanır. Bu kısım bir çeşit seyirciyi ısıtma kısmıdır. Esas oyun bundan sonra başlar. Bu arada bir saz heyeti de sahneye çıkanların karakterlerine uygun yöresel hareket ve müzikleriyle sahnede yer almalarını sağlar.
Zenne (erkekler tarafından oynanan kadın karakteri) tiplemesi ise bırakın kadının sahneye çıkmasını, neredeyse sokağa çıkmasının bile kısıtlandığı bir dönemde muhtemelen zaruretten ortaya çıkmıştır. Zenneler, işte o şartlarda kadın sesi taklidi yaparak, çarşaf içinde kırıtarak o zor karakteri canlandıran cesur kişilerdi.
Bakınız gazeteci yazar Refiğ Cevat Ulunay 31 Ocak 1965 tarihinde Milliyet Gazetesi'nde yazdığı bir köşe yazısında nasıl anlatmış:
“Türk temaşası hakkında bir fikir edinmek isteyen Galatasaray hocalarından Mösyö Blanşon'u, Göksu'da orta oyununa götürdük, kadın rolüne çıkanların erkek olduklarına inanmadı.
Haydi seslerini kadın sesine benzetsinler. Ya yürüyüşteki eda, bakıştaki işve!.. Ona ne diyelim?
Kendisini aldık artistlerin yanına götürdük. Bu esnada Cevdet bey, yaşmağını sıyırmış sigara içiyordu. Mösyö Blanşon yaşmağın altında palabıyıkları görünce gözlerine inanamadı.

Aziz dostum Esat Siyavuşgil kadınların sahneye çıkmalarına artık mâni kalmadığı için erkeklerin zenne olmalarına lüzum olmadığını söylemişti. Mesele kadınlık ve erkeklikte değil, bir erkeğin kadın rolünü temsil edebilmesindedir.
İşte bu zor karakteri üstlenenlerden biri de, gururla andığım benim babam, Cevdet Ahıskal, namı diğer Zenne Cevdet. Ruhu Şad Olsun.
Eee.. Zamanla orta oyunu da yavaş yavaş yitirdi ömrünü. Tuluat oyunları yerleri açıldı. Babamın sahne arkadaşları Naşit Bey (çocukları Adile ve Selim ile Şehzadebaşı Turan (Direkler arası)Tiyatrosu kulislerinde koşuşturmamızı da hiç unutmamışım)
olsun, İsmail Dümbüllü olsun, kavuklu rollerini üstlendiler ama onlar ne kavuklu oldular ne pişekar. Onlar Türk tiyatro sahnelerinin unutulmaz emekçileri oldular. Babam da orta oyunu sonrası Naşit bey tiyatrosu ve İsmail Dümbüllü tiyatrosu bünyesinde gerek pişekar ve gerekse diğer karakterlerle rol aldı. Burada yeri gelmişken ilk sahne yaşamına, tiyatroya gönül verenler, orta oyuncular Kavuklu Hamdi, Pişekar İsmail, Kavuklu Ali ve Pişekar Asım beyleri saygıyla anıyorum. Benim çocukluğum da böylesine değerli sanatçıların kulislerinde geçti. Benim ilgimi fark etmiş olmalı ki babam kendi çektikleri sıkıntıları yaşamamam için “Sen oku, meslek sahibi ol, sonra paranı ver, en önden seyret” derdi. Ama bildiğiniz üzere ben babamı dinlemedim. Sahnenin tozunu bir kere yuttuk herhalde ki kendisini kaybettikten bir süre sonra 1948’de ben de Şehzadebaşı'ndaki Letafet apartmanında sahnelenen “Yapışkanlar” piyesi ile sahneye bulaştım. Babam yaşasaydı ne derdi bilmiyorum ama ben sanırım bu işi yapmak için doğmuşum.
Belki de bir başka gün de sizi kendi hikayemi anlatırım...