Sibel Tuna: Turizmle ilgilenmeye başladıktan sonra, yaşadığım çevre ile ilgili farkındalığım artmaya başladı. Günlük koşuşturma içinde, yanından geçerken fark edemediğimiz, önemini kavrayamadığımız birçok değeri öncelikle öğrenmeye ardından sahiplenmeye başladım. Öğrenmek, sahiplenmeyi de beraberinde getiriyor. Bugünkü buluşmamız için bu nedenle, Mısır Apartmanı’nı seçtim. Sohbetimizi, İstanbul kanatlarımızın altında misali bir ortamla süslemek istedim.
Mısır Apartmanı, 20. yüzyılın başlarında pek bir moda olan Art Nouvou tarzı cephe süsleme tarzı kullanılmış-hani Cadde-i Kebir’de Botter, Su Terazisi Sokak’ta Rassam Apartmanı’nda görülen cephe bezemelerinin benzeri olanlardan. Binanın en üstünde yer alan ve Papirüs yapraklarını andıran süslemeler ise sadece bu binaya has bir örnek olması bakımından önemli. Mısır Apartmanı ayrıca, fonksiyonelci bir yaşam tarzının yansıması olan 1930’ların anlayışından farklı olarak 19. yüzyıl sonunun gösterişli üslubunun temsilcisidir.
Cephede görünen stilize edilmiş bitkilerin, dar bir cadde olan İstiklal’e bir ferahlık ve hareketlilik kazandırdığı da kesin. Birinci katta daha ağır bir bezemenin, ikinci ve daha yukarıdaki katlarda ise gittikçe hafifleşen ve en son katta da papirüs yapraklı bezemenin kullanılması bu akıcılığı ve zengin görselliğin başlıca etki kaynağıdır.
Apartmana girildiğinde insana rahatlık ve ferahlık veren etkiyle karşılaşılıyor. Merdiven trabzanlarının verdiği görsel tokluk, mekanın genişliğiyle birleştirildiğinde içinizde nostaljiyle karışık bir hissin uyanmasına vesile oluyor. Bu duygunun uyanmasındaki en büyük neden pek tabii ki binanın içindeki yaşanmışlığın verdiği empati ve içimizdeki tarih bilincinin aklımıza getirdiği sempati.
Mısır Apartmanı’nın kim tarafından neden yaptırıldığına gelince… Mısırlı Abbas Halim Paşa tarafından o dönemin önemli mimarlarından Ermeni Hovsep Aznavur’a, kışlık bir yer olarak kullanmak amacıyla yaptırılıyor. Şu anda dairelere bölüştürülmüş durumda ki bu durumuna 1930’dan sonra geliyor. Daha öncesinde, ailenin yaşadığı zamanlarda burayı kocaman bir malikâne olarak düşünün.
Sohbet devam ederken binaya girip, yukarıya, “360” adlı restoranın olduğu yere çıkmaya karar veriyoruz.
“360”ın tam ortasındaki bir masaya oturuyoruz. Kafamızı dışarıya çevirdiğimizde eşsiz bir İstanbul manzarası karşılıyor bizi.

Ashua Haber: Sibel Hanım kimdir? Sizden ve Antonina Turizm’den kısaca bahsedelim.
Sibel Tuna: Aslında ben alaylı turizmcilerdenim diyebilirim. Çünkü daha önce, Koç Grubu’nda çalışıyordum. Eşimle evlendikten sonra turizmcilik, eşimin rehberliği, yurt dışı seyahatleri derken, hem aile hayatı, hem de kurumsal bir işte çalışmak çok zor olmaya başladı. Öte yandan, eğer eşiniz turizmciyse siz de turizmciliğin ucundan yavaş yavaş tatmaya başlıyorsunuz. Çocuğumuz doğduktan sonra baktık ki pek çok projelerimiz var ve projeleri hayata geçirirken de onları sahiplenecek insanlara ihtiyaç var. Düşünen ve yaratan kişiler de en çok sahiplenen kişiler olduğu için ben Koç Grubundaki işimden istifa ettim ve buraya geçtim. Aşağı yukarı bir senedir buradayım ve dolu dizgin, heyecanla ilerliyoruz.
Antonina Turizm ise 14 yıllık bir firma... Kuruluş amacı kültür turizmi; yani kum, deniz, güneş değil. Fakat kültür turizminde de ayrı bir cep, çok farklı ürünler yaratmaya çalışıyoruz. İnsanların her gün yanından geçtikleri, ama fark etmedikleri şeyleri, onların dikkatlerini çekecek şekilde sunmaya çalışıyoruz.
AH: Kültür turizmi nedir?
ST: Kültür turizmi sadece dinlenme amacıyla ya da sahil kenarında gezme, kumdan, denizden, güneşten yararlanma amacıyla yapılmaz. Kültür turizminde yaşadığımız çevre, tarih, çoğu zaman bitkisel fauna bile önemlidir. Bunları öğrenmeyi, farkında olmayı ve korumayı içerir. Aslında, zihnin tazelenmesine yönelik bir turizm biçimidir. Çünkü, öğrenmenin, farklı kültürlerle karşılaşmanın kişisel gelişime katkısı büyük.
AH: Dolayısıyla, yaz kış devam eden de diyebiliriz herhalde?
ST: Tabii... Yaz kış devam etmesi için dünyanın dört bir yanına geziler organize ediyoruz. Bu sene Patagonya, Arjantin, Şili, Peru-Bolivya destinasyonlarını da açtık; Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan da bunlara eklendi. Fakat baktığınız zaman, bir turu senede bir veya iki kez yapıyoruz. Bunun nedeni de her ülkeye gidilecek en iyi zamanlar vardır. Avusturalya, Yeni Zellanda’da en iyi zaman Şubattır; o nedenle Şubat, Mart aylarında tercih edilir. Küba için en iyi zamanlar Kasım, Aralık, Ocak gibidir. Dolayısıyla bu yıl, bizim de Kurban Bayramımıza geldiği için Küba’ya turu Kasım ayında yapıyoruz. Küba için istisna olarak da bir de 1 Mayıs tarihi var. Çünkü dünyanın en önemli 1 Mayıs gösterileri Küba’da oluyor ve bu da kaçırılacak bir şey değil (Fiedel ölmeden önce)... Aşağı yukarı bir milyon kadar insan orada oluyor. Kuzeye yapacaksak yaz aylarında bir tur yapmayı tercih ediyoruz ki çok soğuk olmadan, çok yağmur olmadan insanlar rahatlıkla yürüyebilsin. Tur tarihlerini, gidilecek ülkenin en iyi mevsimine göre ayarlıyoruz.

AH: Hem anne, hem de turizmcisiniz. Bildiğim kadarıyla da bayağı yoğunsunuz şuarada...
Yoğunuz çünkü yeni projeler, yenilikler insana bu yoğunluğu kılıyor.
AH: Çocuğunuzla nasıl bir iletişim içerisindesiniz? Turlara o da geliyor mu?
ST: Hafta sonu turlarına götürmeye çalışıyorum. Şansım, evimin de Beyoğlu’nda olması ve işime de 10 dakika mesafede olması... Öğle zamanlarında buluşabiliyoruz, o akşamüstleri gelebiliyor. Yetiyor mu derseniz, yetmiyor.
AH: Sanat Tarihi mezunusunuz herhalde...
ST: Hayır, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunuyum. Üniversitem de orada zaten (“360”dan karşıdaki bir noktayı, İstanbul Üniversitesi’ni işaret ediyor.) Ortaokul, lise çağlarımda tarihi bir binada okumak istemiştim. Hayalim gerçekleşti. Çünkü İstanbul Üniversitesi’nin ana binası, Osmanlı’nın Topkapı Sarayı’ndan önce yönetim binası olarak kullandığı yer. Fatih Sultan Mehmet Topkapı Sarayı’nı inşa ettirdikten sonra yönetim binası, sarayın olduğu yere geçiyor. O nedenle, orada okumak çok ayrı bir zevkti. İnsan şunları hayal ediyor: Burada hangi önemli padişahlar yaşamış, tarih açısından nasıl da önemli kararlar alınmış. Bugün Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin kullandığı binası, Osmanlı döneminde halk arasında ise Bekirağa Bölüğü olarak anılmıştır. Bina amacına uygun olarak tutukevi olarak kullanılmış, azılı suçluların, asker kaçaklarının ve siyasî tutukluların konulduğu bir yer olmuştur.
Üniversitede okumaya başladığımız ilk günlerde derlerdi ki, “Sizi Boğaz’da yemeğe davet ediyoruz”. Biz de sanırdık ki çok pahalı bir yere götürecekler. Giderdik ki, İstanbul Üniversitesi’nin yemekhanesi... Müthiş bir Boğaz görüntüsü; 1-2 liraya Kuruşa yemek yerdik, manzara müthiştir.
AH: Bir şehrin tarihi dokusu sizin için çok önemli belli ki...
ST: Beni çok heyecanlandıran bir şey tarih. Çünkü geçmişi bilmeden şu anı değerlendirmeye imkân yok; geçmiş bizi besleyen bir şey.
AH: İstanbul’da dünyanın hiç bir yerinde olmayan bir tarih görebiliyoruz. Doğusuyla, batısıyla her şeyin bir araya geldiği bir şehir.
ST: Evet ama iyi korunmuyor. Diyorum ki Belediye Başkanı olsam ne yapardım? Herhalde ilk başta şehrin çehresini değiştirmeye başlardım. Çünkü ben Galata Köprüsü üzerinden geçip arkama baktığım zaman çok korkunç bir manzara görüyorum. Aradan Galata Kulesi yükseliyor, ama binalar çok çirkin, bakımsız. Bence şehrin yapısı insanların ve toplumun zihnini de yansıtıyor. Nasıl odası dağınık bir çocuğun aslında zihni de dağınıktır ama yavaş yavaş hayatla barışmaya başlayıp, disipline olduğu zaman bunu odasına, çalışma düzenine de yansıtır; bence toplum da öyle. İtalya’da Floransa’ya gittiğimiz zaman sanki Orta Çağda yürüyorsunuz, o döneme ışınlanmış gibi hissediyorsunuz. Binalar tertemiz, bakımlı... İstiklal Caddesine girdiğinizde ise, ancak başınızı kaldırıp, farkında olmaya gayret ederek baktığınızda çok değerli yapıları görebiliyorsunuz. Örneğin M&N Cafe’de çok güzel freskler var; mimarlar kendi imzalarını atmışlar. Ne var ki bu binaları işletenler bu güzelliklerin farkına varabilecek eğitim düzeyinde değil. Diyelim ki, işleten bir lamba takacak, direkt mimarın imzasının üzerine çivi çakıp ve dokuyu parçalayabiliyor. Bunlar da insanın içini acıtıyor.
AH: İstiklal Caddesi’nden başlanıp, bütün tarihi binaların dışı cephesi tarihi dokuya zarar vermeden restore edilebilir.
ST: Evet tabii! Belli kurallara tabi olacak; tabela konulurken bunun belli bir standardı olacak. Herkes istediği tabelayı takamayacak. Dünya çapında bir firma geldiğinde bile, daha özel tasarımlı, buranın dokusuna uygun bir tabela yaptıracak.
AH: Sözgelimi, 1950’lerden sonra yapılan binaların dış cepheleri tarihi dokuya uydurulacak gibi... Çok büyük bir kayıp aslında İstiklal Caddesi’nin görüntüsünü bu şekle getirmek...
ST: Bence de büyük bir kayıp. Turizm bir ülkenin bacasız sanayisi derler ya, çok para kazandırabilecek bir alan, yani ülkenin borçlarını bile ödetebilir. Ben Arkeoloji Müzesi’ni gezerken şunu öğrendim: Arkeoloji Müzesi dünyadaki en önemli beşinci müze imiş. British Museum, Hermitage gibi müzelerden sonra geliyor. Ama şu anda birçok bölümü de kapalı, çünkü zaten yeteri kadar ziyaretçisi yok.

AH: Şu anda İstiklal Caddesi’nin tarihi binalarından birindeyiz. Mısır Apartmanı ile ilgili daha ayrıntılı bilgi alabilir miyiz?
ST: Mısır Apartmanı, Mısır Prensi Abbas Halim Paşa tarafından yaptırılıyor; kışları İstanbul’a geldiklerinde ikamet edecekleri bir alan olarak. Zaman geçiyor, Abbas Halim Paşa ölüyor ve burası çocuklarına kalıyor. Onlar da burayı elden çıkarmadan evvel daha fazla para etmesi için dairelere bölüyorlar. O yüzden de tek tek, parça parça satılıyor. Buraya talip olanlardan ilk kişi de Atatürk’ün müteahhidi diye geçen Mehmet İpar’dır. Fakat Mehmet Bey Atatürk’ün ilk müteahhitlerinden birisi olmasına rağmen, çok dürüst çalışan bir kişi değilmiş. Hatta İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde buradaki paralarını toplayıp Amerika’ya kaçıyor. Amerika’da kaçtığı yer de Hollywood’un en merkezi yeri ve orada şaşaa içinde yaşıyor. Ama İpar ailesinin sonu maalesef çok kötü oluyor... Küçük oğlu Mehmet intihar ediyor. Çok sıkıntılı dönemleri oluyor ailenin. Yani para ile saadeti yakalayamıyorlar.
Menderes döneminde ülkeye dönüyorlar tekrar. Ancak o zaman da döviz yasasını ihlal nedeniyle, 1960 yılında yargılanmak üzere oğlu Ali İpar’ın adı Yassı Ada’ya gönderilecek isimler arasında geçiyor. Bunun üzerine ülkeyi apar topar terk ediyor Ali Bey. Ali İpar’ın da daha önceki hikâyeleri var. Hollywood’dan bir eş getiriyor, kendisinden 11 yaş büyük. Buraya gelince de hemen askerliğe alınıyor, eşi de onu terk ediyor. Ardından eski eşi ile tekrar evleniyor. Ama bu sefer de 60 dönemindeki gözaltı dolayısıyla Amerika’daki gemilerine bile el konuluyor. Eşi tekrar onu bırakıyor. Ali Bey de hayata tamamen küsüp buradaki apartmanı tamamen satıyor ve Rio de Janeiro’ya yerleşiyor. Şu anda bildiğimiz kadarıyla yaşıyor, 86 – 87 yaşlarında bir bey...
Kardeşler de beş parasız, sefil durumda vefat ediyorlar, arkalarında o eski görkem olmadan…
En ünlü simalardan biri de Mehmet Akif Ersoy. Burada vefat etmiş olduğu söyleniyor. Kendisi Mısır Habibi’nin yakın arkadaşı. Mehmet Akif eski rejimi destekleyen biri ve laiklik kabul edildikten sonra Mısır’a yerleşiyor; orada Mısır Habibi ile tanışıyor. Daha sonra vatan hasreti sebebiyle İstanbul’a dönüyor ve burada ağırlanıyor.
Mısır Apartmanı’nın 19.yy’a ait, İstiklal Caddesi’ni tanımlayan ve birçok ünlünün de geçtiği bir apartman olduğu için de röportaj yeri olarak burayı seçtim. 1930’lardan sonraki mimari akımlar ile dünyadaki 1929 buhranının da etkisiyle yapılar sadeleşmeye, gösterişten uzaklaşmaya başlıyor. Bunlar yaprak kıvrımlarının işlendiği, özene bezene yapılan son gösterişli binalardır.
AH: Yaptığınız turlara geçelim isterseniz. Antonina Turizm ne tarz turlar yapıyor?
ST: Daha önceden de söylediğimiz gibi kültür turları yapıyoruz. Ama turlarımızı bir kaç kategoride sınıflandırabiliriz: Yurt içi, yurt dışı ve günü birlik turlarımız var. Günübirlik turlarda uzun süreli seyahatlere çıkmaya fırsatı olmayan, ama çalışıyorken de, günlük hayat içinde İstanbul’u, yaşadığı çevreyi, ülkeyi tanımaya önem veren insanlara hitap ediyoruz. Yurt içi turlar da aşağı yukarı bir haftalık, 4 - 5 günlük, genellikle bayram tatillerine denk gelen; insanların tatil dönemlerinde, kültür turizmi eşliğinde ülkelerini, bulundukları çevreyi, tarihe tanık olmak için katıldıkları turlar.
Yurt dışı turlarımızın özelliği biraz daha uzun olmaları... Tur katılımcıları, gitmişken aynı bölgede 3-4 ülkeyi de görebiliyorlar. Mesela şu an devam eden Baltık Turumuz var. Litvanya, Letonya, Estonya ve Beyaz Rusya’yı kapsıyor.
Turlarımızın bir diğer özelliği, tur programının hazırlanırken, gidilecek ülkeyi özel kılan her detayın programa dahil edilmesi. Mesela Küba’ya gittiğinizde Hemingway Restoranında kara fasulye yemeden çıkılmaz, o bizim menülerimize dâhildir. Beyaz Rusya’ya gidildiğinde ren geyiği çorbası içilir, o sizin mönünüzde vardır. Turlarımıza bunun gibi katma değerler katmaya çalışırız. Rehberlerimiz genellikle arkeolog, sanat tarihçisi; ya da bu titri olmasa da sanat tarihi alanında birikimli, donanımlı, genel kültür bilgisi yoğun kişilerdir.
AH: Biz de İstanbul’un Sur ve Kapıları’na katılmıştık. Çok güzel bir turdu. Orada en üzüldüğümüz şey Yedi Kule Zindanlarının kilitli olmasıydı, girememiştik.
ST: Bizim bir derneğimiz var Şehr-i İstanbul Derneği, kültürel mirasın korunması ile ilgili çalışmalar yapıyoruz. Orası çok değerli bir mekândı ve özel bir firmaya kiralandı. Fakat firmanın ilk yaptığı, oradaki tescilli, tarihi bir ağacı ve bir kaç eseri ortadan kaldırmak oldu. Ondan sonra biz dava açtık. Davayı kazandık, ama tabi gidenleri geri getiremiyoruz.
AH: Bakanlığın verdiği müze kartlarını da kabul etmemişler galiba?
ST: Hukuksal mücadele devam ettiği için o kartların geçersiz olduğunu söylüyorlar.
AH: İstanbul’un tüm müzeleri için geçerli olan müze kartlarını orası kabul etmiyor. Özel mülk olarak kendilerini değerlendiriyorlar.
ST: Fetih Müzesi’ni Topkapı’da yaptılar, oysa orası Fetih Müzesi olabilirdi. Oradaki altın kapının özelliği Bizans’tan günümüze kadar imparatorların zafer esnasında şehre girmek için kullandıkları kapı olması.
AH: Orası restore edilse ne kadar güzel olur.
ST: Bunun için bir örnek vereyim. Çok değerli bir mimar var, Mete Göksu, zaman zaman bizim turlara da çıkar. 8-10 sene önce Alman bir grupla bir çalışma yapmışlar, “bir şehir nasıl değiştirilebilir” kapsamında... Genelde mücadeleyi zor bulmuşlar. Hepimiz bir şeyler yapıyoruz ama sonuca ulaşmıyor diye düşünmüşler. O da şunu misyon edinmiş kendisine, demiş ki, “ben çok tarihi bir mekanda, ama genelde eğitimsiz insanların istila ettiği ortamda kendime uydu bir yer alayım. Eski İngiliz Karakolu’nu satın almış. Ancak karakolu alır almaz her alanını tescil ettirmiş belediyeden. Eşi de mimar ve değerli biri, Nedime Hanım. Karakolu restore ederken çok ufak dokunuşlar yapmışlar. Birlikte yaptıkları ufak arkeolojik çalışmalar sonucunda, duvar boyalarının altında mahkûmların çizdiği figürler çıkmış. Şu an restorana girdiğiniz zaman arka planda bunları görebiliyorsunuz.
Ayrıca Mete Bey etraftaki insanları bilinçlendirmeyi misyon edinmiş. Bunu onların hayatlarına yavaş yavaş girerek yapıyor. Sözgelimi, manavla dertleşerek konuşarak bunu yapıyor.
Mete Bey’den bir anı paylaşalım: Galata’da değerli bir bina varmış, restorasyonu için çok fazla para gerekiyormuş, müteahhit de binayı yıkmaya karar veriyor. Mete Bey, böyle değerli bir binanın yok olacak olmasına üzülüyor ve kurtuluş planları yapmaya başlıyor. Bu amaçla, müteahhit ile görüşmelere başlıyor ve görüşmeler 2-3 sene devam ediyor. Görüşmelerin amacı, tarihi binanın yıkılmasının engellenmesi, tam tersine bir şekilde restore edilmesi. Mete Bey, müteahhidi, “Daha çok para kazanacaksın, orayı residence yap” diyerek uzun uğraşlar sonucu ikna ediyor. Sonuçta orijinaline dönük bir residence oluyor bina ve kurtuluyor. . .
AH: Tarihi eserlerin derecelerine göre çivi bile çakılamayanları var, mesela Darphane-i Amire. Duvarına çivi bile çakamıyorsun, çünkü birinci dereceden tarihi eser, doğrudan devlet ile mahkemelik oluyorsun.
ST: Bilinçlendirmenin yolunun kültür turlarında olduğunu düşünüyorum. Eminim surlar turuna katılarak sizin etrafınıza bakışınız değişmiştir.
Bizim turlarımızdan biri de yabancılara yönelik yürüyüş turlarıdır: Istanbul Walks. İstanbul’la ilgili 34 farklı turun yer aldığı projede meraklıları ve turistleri tarihi surlar üzerinde bile yürütüyoruz. Fakat surların durumu çok kötü... Bize yardımcı olan Celal Bey de kendine iş edinmiş, bu turu yaptırırken turistlerle röportaj yapmış. O turistlerin yüz ifadeleri, surları geçmeye çalışırkenki sıkıntıları, eleştirileri vb. var. Bunu proje halinde Fatih Belediyesi’ne sunmuşlar. Projede iyi bir şekilde ilerlediklerini düşünürken, bir anda proje ortadan kaybolmuş. Epeyce bir süre aramışlar ve sonunda projeyi çıkartmışlar. Yani aslında takip edilmese, meğer proje sümen altı edilmiş.
AH: Kültür başkenti olarak ne yapıldı İstanbul’da?
ST: Yok, pek bir şey yapılmadı. Kasım’da İngiltere’de Turizm fuarına gittik. Gidene kadar ben de bilmiyordum, başka kültür başkentleri de var, kardeş başkentler. Örneğin, bunlardan biri Macaristan’da bir başkent vb. ve çalışmaları epeyce yoğundu. Çok heyecanlıydılar, bizden daha ilerideydiler...
AH: AKM ne durumda?
ST: AKM de duruyor daha hiç bir şey yok.
AH: Üzülüyoruz bu durumlara...
ST: O yüzden turizmin sosyal sorumluluğu olması lazım... Yurt dışından turist de getiriyoruz, biz turizmcilerin anlattığı şekilde tanıyacaklar şehrimiz İstanbul’u. Eğer biz görevimizi iyi yaparsak, İstanbul’a daha çok insan gelmek isteyecek.
AH: Walks turlarınızı da bize anlatır mısınız?
ST: Walks turları hem ihtiyaçtan hem de yurt dışından alınan ilham ile ortaya çıktı. Dünyanın pek çok metropolünde yürüyüş turları vardır. Sightseeing turlardan çok farklıdır walks turlar. Sightseeing turlarda genel olarak, şehri panoramik olarak gezersiniz. Ancak geçerken İstiklal Caddesi’nin güzelliğine tanık olma fırsatınız olmaz. Walk turlar yürüyerek, tanık ola ola yapılan turlardır. Bunların en eskisi Londra’daki London Walks’tur. Onun sahibi ve kurucusu Mr. David’tir. İstanbul’da böyle bir projeyi hayata geçirmek eşimin hayali idi. Yurt dışına gide gele, walks turlara katıla katıla demiş ki, neden İstanbul’da, böylesine zengin bir şehirde yürüyüş turları olmasın. İşte bu hayali projelendirme şansını iki sene öncesinde yakaladık. Projeyi hazırlarken biraz alışılmış turların dışına çıkalım istedik. Kültür turlarına bakıldığı zaman sanki İstanbul sadece Ayasofya, Topkapı gibi bir kaç yerden ibaretmiş gibi duruyor. Ama biz 34 tane farklı yürüyüş rotası koyduk. Fener – Balat’ı, Süleymaniye – Vefa’yı, Fındıkzade, Samatya’yı koyduk. Klasik turlar da tabi ki var.
Istanbul Walks projesini hayata geçirir geçirmez, dünyadaki diğer walks tuları ile irtibata geçtik. Şu ana kadar 30’a yakın, Walks firması ile iletişime geçtik ve birbirimizin linkelerini web sitelerimize koyduk. Bazen bana şöyle talepler geliyor: “Ya, ben geçen sene Roma Walks’taydım, sizi önerdiler. Orası müthişti, eminim sizde de öyle olacaktır.”
AH: Bir de yazarların İstanbul’u anlattıkları turlarınız var.
ST: Yazarlarla olan turlarımız yerli müşterilerimize yönelik.
AH: O da mı walks şeklinde?
ST: Yazarına göre değişiyor. Özellikle yazara göre bir şey yaratmaya çalışıyoruz. Her yazarı standart bir kalıba oturtmak istemiyoruz. Selim İleri ile olan turlar üç mekânda otobüsle dolaşılarak olacak mesela. Öte yandan yazar Ahmet Ümit ile gerçekleştirdiğimiz turda hem yürüdük hem de araçla seyahat ettik. Gülhane’de bir anlatım oldu. Hepimiz yürüdük, etrafında toplandık, Ahmet Bey konuştu, anlattı bize Bizans döneminde İstanbul’un nasıl kurulduğunu. Sarayburnu’na kadar gittik. Ama Selim İleri öyle olmayacak. Belli noktalarda duracağız ve o noktalarda yazarla sohbet edilecek. Her yazar ayrı bir dünya olduğu için, her yazar için ayrı organizasyonlar planlıyoruz. Öyle organizasyonlar ki, organizasyon detayları o günün yazarını çağrıştırsın.
AH: Tam olarak amacınız neydi burada?
ST: Amacımız şu: 86 tane İstanbul turumuz var. Fakat her sene sonunda değerlendirme yapıyoruz, hafta sonu turlarına talep az... Bazı turları insanlar sormuyor bile. Tur gerçekleşmese dahi, her tura gelen talebin notunu tutuyoruz. Mimar Sinan İstanbul Turunu iki kişi sormuş mesela. Tarabya Turunu hiç kimse sormamış. Bakıyoruz, bir şekilde katılımcının artması lazım. Yazarları davet etmeye karar verdik, İstanbul’u çok iyi bilen yazarlar var. Haftasonu turlarını hareketlendirmek, insanların İstanbul hakkındaki bilgi birikimlerini paylaşmak için öyle bir yol bulduk. Sonuç bir hayli başarılı oldu.
AH: Biraz ilk turdan bahseder misiniz?
ST: İlk tur çok heyecanlıydı. Şubat ayında Ahmet Bey’i ile yolda karşılaştık. Projemizden bahsettik. Sıcak yaklaştı. Ancak o dönemde, sözleşmedeki bir madde sebebiyle anlaşmalı olduğu yayınevinin buna izin vermediği ortaya çıktı. Bu arada başka yazarlarla irtibata geçtik, ama çok iyi sonuçlar alamadık. Ahmet Bey yayınevini değiştirdi. Gazeteci arkadaşımız Buket Aşçı’nın da araya girmesiyle birlikte yayınevi çok sıcak baktı bu olaya. Bence çok önemli bir şey bu, açık bir bakış açısı. Ve biz fikri projelendirdik.
İlk başta “İstanbul Hatırası” adlı kitabını okumamıştım, aldım hızlıca okudum. Turu nerede nasıl yaparız onu düşündük, notlarımızı aldık. Basında bir kaç yere haber verdikten sonra, Ahmet Ümit hayranlar bizi kendiliğinden aramaya başladılar. Ardından insanlardan çok yoğun bir talep gelmeye başladı. 21.000 kadar kişiye ulaştığımız e-posta listemiz var, oradan talepler geldi. Kısa sürede 160 – 170 kişi adını yazdırmıştı ama, biz ilk tursa sadece 80 – 90 kişiye yer açabildik. İlkini kalabalık tutmamaya kararlıydık, kontrolü elde tutmak gerekiyordu. Ahmet Bey de okurlarıyla böyle bir organizasyonda buluşacağı için çok heyecanlıydı. Maket cesetler hazırladık, çünkü son romanında cesetler var. Yedi cinayet, İstanbul’un önemli noktalarında işleniyordu. Bunlardan birisi Sarayburnu’ydu ve burada da Türkiye’nin ilk Atatürk heykeli vardır; 1926’da yapılmıştır. İlk ceset oraya bırakılıyordu. Sonra Çemberlitaş, Altınkapı, Ayasofya, Soğukçeşme, Fatih Camii, Topkapı Sarayı vardı. Buraları hep birlikte gezdik.
AH: Çok güzel olmuş anlaşılan.
ST: Geri dönüşler de çok güzel oldu. Ahmet Ümit’in turunu, romanda geçen meyhane olan Despina’nın Yeri’nde kapattık. Roman kahramanı Komiser Nevzat çocuğunu ve eşini kaybettikten sonra ilk kez Despina’ya âşık oluyor. Despina da Kurtuluş’taki bir meyhaneyi işletiyor. Despina, Türkiye’deki ilk kadın eğlence yeri işletmecisi. İmrozluymuş kendisi, hatta konsomatrismiş eskiden. Akıllı bir kadın olduğu için kısa zamanda kendi yerini açmış. Çok güzel mezeler yapıyor. Özellikle Rum usulü yapılan bir pilakisi vardır, ondan mutlaka tatmak gerekir.
Rivayet olunur ki, 1980’li dönemlerde askerler dolaşır, meyhanesine gelip içerlermiş. Bazıları da sorun çıkartırlarmış. Madam Despina, meyhanesinde genel huzurun kaçmaması için asker-vatandaş ayrımı yapmaz, sorun çıkaran askerler “burası benim yerim, burada benim kurallarım geçerlidir, hoşunuza gitmiyorsa çıkın gidin” tarzında tavrını ortaya koyarmış. Dolayısıyla, bayağı ün salmış bir hanımefendiymiş kendisi. Vefat ettiğinde oranın orijinal dokusunun korunmasını istemiş. Mekânda eski sandalyeleri, muşambaları var. Başka yerde görsem onları, eğreti gelir bana. Ama oraya o kadar yakışıyorlar ki…
AH: Çok güzel bir sohbetti, sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?
ST: Ben insanların daha duyarlı, yaşadıkları çevrenin, ülkenin farkında olmalarını istiyorum. İstanbul’un çok daha güzel olması bize bağlı. Hep birlikte öğrenmek ve bilinçlenmek dileği ile…
